“Spor Merkezi Deneyimlerim” vs Anafikir: Benden Uzak Olsa …

2bkr

Ebru Şallı olsun, Çağla Kubat olsun sıfır yağlı bol kaslı hanımlar sayesinde yıllardır bir kıskançlık, bir imrenme var bünyemde. Songül Öden misali vücut yapım sayesinde  normal kilomda da olsam vücuduma göre kalın belim, çırpı bacaklarımın üstünde hiç hoş durmuyor. Kiloyu hemen karnımdan almaya başlıyorum, “elma tipi” dediklerinden.

Ayrıca sporu hiç sevmeyen bir insanım, ilkokuldan liseye kadar beden eğitimi derslerinde sürekli hasta olmaya çalıştım, Basketbol, voleybol topuna elimi sürmüşlüğüm sayılıdır, ya eşofmanımı ya spor ayakkabımı evde unutmak da rutinim olmuştu.

Güç bela sporsuz yaşamımı itina ile devam ettirdikten sonra bir gün kendimi bi anlık kararla iki sokak ötedeki spor salonuna kaydolurken buldum. Mahalle arasında küçük bir salon. Bir kaç kez gittim geldim, hoca koşu bandının nasıl kullanılacağını, fitness aletlerinde ağırlığın nasıl değiştirileceğini falan gösterip sonra pek ilgilenmiyor genelde. Telefon numarasını vermişti, özel ders istersen vs. peki, dedim kaydettim. Sonrasında gelen profesyonellik dışı SMS’lerden sonra ayağımı kestim.

Her şey “aa squash mı oynasak bugün ya” düşüncesiyle başladı. Google aramasında bana en yakın merkez  olunca, kendimi Ataköy’deki şatafatlı komplekste, sonra da elimde yıllık bronz üyelik sözleşmesiyle sallana sallana eve giderken buldum.

Resmen yarım saatlik kayıp bir zaman. Önce “evli misiniz, kocanızdan izin almanız gerekiyor mu?” şeklinde sorularla avını sağlama alıp sonra tesis gezdirme olsun, itiraz karşılama olsun, hipnotik kalıplar olsun (işin esprisi tabii, sadece korkunç ikna ediciler) satış kapattılar.

Tesis güzel gerçekten, televizyonlu fitness salonu (koşu bandında yarım saat geçirmek sıkıcı olabiliyor, tv demek farkında olmadan zamanın geçmesi demek), açık kapalı havuzlu, pilates, crunch, yoga, latin dans dersleri için büyük bir salon falan. Şahane gerçekten. Benim gibi etrafta çocuk gürültüsünden hoşlanmıyorsan da hafta sonu ve çarşamba hariç çocuk getirilmemesi gibi şartlar da çekici gelmişti bana.

Fakat işin aslı şöyle;

Bir defa, feci kalabalık. Özellikle pazartesi nasıl diyete başlama günüyse insanların da ya spor salonuna üye olma, ya da eski üyelerin “Bismillah” deyip sahalara geri dönme günü demek. Mümkün olduğunca pazartesiden uzak duruyorsun. Ee, çarşamba ve hafta sonu “anneaaağ” diye ağlayan, birbirinin peşinden çığlık çığlığa koşan çocukların günü… Ne kaldı? Salı, perşembe, cuma. Üstelik bu günlerde de içeride çocuk gördüğümü hatırlıyorum “biz uyarıyoruz ama işte bazı üyelerimiz…”  vs vs. Ayrıca neredeyse bıyıkları terlemeye başlayacak bir erkek çocuğunu da annesi rahatlıkla kadın soyunma odasına sokabiliyordu.

Ne diyordum, yetişkinlere kalan 3 günde de ortam nasıldı peki? Fitness’la başlayan programını uygulamak zor. Kapasitenin üzerinde alınmış üye kayıtları sayesinde biraz sabır istiyor. 1 aletin başında 3 kişi kuyruk bekliyor. “fişte yazan diğer hareketleri tamamlayayım bari” ile boş aletleri kolluyorsun. Uzanmadan önce havlusunu sermeyi akıl eden görgü sahibi müşterilere teşekkür edesin geliyor, çünkü genelde ıslak.

Hocalar yanına en az 1 kez gelip “ben özel yüzme dersi de veriyorum, ben bilmem ne dersi veriyorum” deyip ekstra para kazanmak için beynini didikleyebiliyorlar.

Kendi çapında karizmatik hocalardan biri de, bir sonraki ders için kapıda bekleyenlere aldırmadan 15-20 dakika tai bo derslerini uzatabiliyordu. Aslında hata, ders programını  arada süre bırakmadan yazanların tabii.

“Herkesin fişi var, ölçümleriniz düzenli yapılacak, ücretsiz diyetisyen olacak, gelmeyenleri fişlerinden takip edip arıyoruz” diyen  yetkililer sadece üyelik sona yaklaştığında aradılar bolca. En son “artık yumuşak dille anlatmaktan sıkıldım sabrım kalmadı aramayın” diyene kadar…

Şimdilik spor merkezleriyle ilgili deneyimlerim bu kadar. Demem o ki, benim gibi bodoslama atlamak yerine spor salonuna yazılmadan önce bi daha, bi daha ve bi daha düşünün.

2 yıl sonra gelen edit: Sporumu buldum. Haftada 2 gün yüzmekmiş benim ilacım. Yıllardan beri taşıdığım boyun ve sırt ağrılarımın daha 3. ayda geçmiş olması ve kadınların bir türlü çalıştıramadığı arka kolları toparlamasıyla sıcacık havuzun içinde huzur bulun bence.

Reklamlar

Antidepresanlarla Düzeyli İlişkilerim

nasilnevrotikhanimoldum

Bir farmakologdan daha uzağa koşabilir miyim bilmiyorum ama antidepresanlar konusunda fahri doktora sahibi olacak kadar kullanmışlığım var. Şaka bir yana sadece profesyonel bir danışanım sadece; teşhisler her zevke hitap eden cinsten; depresif nevroz, major depresyon, obsesif kompülsif bozukluk, panik atak…

Bu rengârenk, sevimli yasal uyuşturucularla ilişkim 5-6 yıl önce başladı. Denedim, yaşadım, bıraktım, yenisiyle tanıştım, “ilişki tıkandı,  ara verelim” dedim, devam ettim, geçen sene ise tamamen terk ettim. Bir kaçıyla ilgili başımdan geçenleri ve etkilerini paylaşmak istedim.

1213089438prozac0226

Ondan sadece mutluluk istemiştim – Prozac

Prozac “mutluluk hapı” olarak geçer, duymuşsunuzdur.Bu yüzden hala trendy bir antidepresan. Hem hapı, hem şurubu bulunmakta. Aldığım eczane çalışanı (eczacı demeye dilim varmadı) “aay sana da mı prozac tavsite ettileer, biz dün Gülnihal’le denedik gül gül öldük burda vallaa!” diye övgüler eşliğinde bana verdi. Bir kaç hafta denedim, bende bir etki göstermedi. Üstelik de kadınlar kulübünde, ekşisözlükte şurda burda yorumlara bakıp “ulan millet uçuyor, kafalardan kafalara  koşuyor bende niye bişey olmuyor” diye daha da ümitsizleşip  bunalıma girdim.

Zedprex_20mg_Kapsul

Aklımı aldı ama güven sorunum vardı- Zedprex

Üniversitedeyken yine devlet hastanesinde bir psikiyatriste gittim. Yine notlar alındı, yine ilaç yazıldı, bu kez Zedprex. Bunu da 3 hafta gibi bir dönem kullanıp  yarım bıraktığımdan dolayı yorum yapmam ne kadar doğru olur bilemem ama oda arkadaşımın hakkımdaki yorumunu paylaşmak isterim; Sana noldu, kafan basmıyor?

Neden bunu söyledi derseniz, Esenler Otogar’da yan yana iki otobüsten sağdakine bagajımı verip soldakine bindim, bir güzel yerime yerleştim, dışarıdan ağzı açık bana bakan arkadaşıma da “Eee hadi binsene” diye işaret ettim. Vizelere az kala yaşadığım bu olaydan sonra, sınavlardaki halim ne olur diye düşününce güvenemedim ve Zedprex’le vedalaştım.

seroquel

Tek Gecelik ilişkim; çarpıcıydı ama bağlanmaktan korktum – Seroquel

Zedprex’i kullandığım dönemlerdi sanırım, Yanıma ilacımı almadığım bir gün başka yerde kalmam gerekti. Saçma bir tavsiyeyle antidepresanıma ara vermemek adına Seroquel aldım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, sıçrayarak uyandığımda sandalyeden yana doğru kaymış, 90 derecelik açıyla duruyordum. Yere düşmeme 1 saniye kalmıştı! Ordan nasıl kalktım, eve nasıl geldim son gücümle bilmiyorum; “Bana bişey oldu ben yatıyhsszzZZZ” diye kendimi ilk bulduğum kanepeye bıraktım.

5 saat uyumuşum… Çok da dinç uyamadığımı söylememe gerek yok herhalde. Ancak çok büyük bir acı, bir sinir krizi falan geçirmedikten sonra Seroquel’i bir daha kullanacağımı zannetmiyorum.

wds_cipralex20mg28tabİlk uzun süreli ilişkim- Cipralex

İyi hatırlıyorum, sıkıntılı bir iş dönemiydi. Mutsuzdum, stresliydim, ne yapacağımı bilmez halde Gayrettepe’den Mecidiyeköy’e doğru yürürken meydanda birden durdum. Kafamın içerisinde bir ses: “eve gidemiycem…” Ve bu ses bana ait değil. Nefesim hızlandı, sırtımdan ter boşanır gibi oldu, iş çıkışı hızla her yöne koşturan koyu takım elbiseli insanlar sağımdan solumdan geçerken onları böcekmiş gibi hayal ettim… “Metrobüse binemiycem, çok kalabalık… Kaldım burda”  Yine o ses! Durum 1 dakika kadar sürdü, ertesi gün çalıştığım yere dünya tatlısı bir psikolog geldi, Reyhan Algül. Dedim ki size bir şey sorma istiyorum, sadece bir olay anlatacağım bana aklımı kaçırmış mıyım onu söyleyin yeter!” Reyhan hanımla tanışmam ve bir buçuk yıl boyunca danışanı olmam bu şekilde oldu. Psikiyatristimse  bana Cipralex reçetesi yazdı. 20 mg kullandım 2 yıl kadar.  Evet gevşetti, sakinleştirdi ama çok uyuttu, hafızamda yakın dönem anılarım bile hala flu.

Bu arada psikiyatristimle sadece 3 kez görüştüm çünkü iyi dinlenmediğimi düşündüm. Bir de bana yazdığı konsantrasyon arttırıcı başka bir ilacı nöroloğa yazdırmak için gittiğimde “bu ilaç cipralexle kötü etkileşime girebilir, yazamam” dediği için tamamen bıraktım. Doğru bir karar mıydı, tartışılır.

Sonrasında kendi kendime ilacı yarıma, çeyreğe düşürüp bir kaç ayda bırakmam gereken ilacı 3 haftada bünyemden saf dışı edince yaşadığım şey, yoksunluk krizinden halliceydi. Geceleri olmayan sesler duydum, uyuyamadım, ensemden elektroşok yemiş gibi oldum, terler boşanıyor zannederken buz gibiydim vesaire.. Neyse ki atlattım.

Şimdi problemlerimi tamamen geride mi bıraktım? Yoo..  Ama yolumu değiştirdim. Kendimi legal ya da illegal olarak uyuşturmadan, zaman zaman koçluk yardımı alıyorum, psikolojiyle ilgili elime geçen her şeyi okumaya çalışıyorum. Yoga ve pilates yapıyorum (zaman zaman üşengeçliğime yenilip kocaman aralar versem de :)

Son olarak Antidepresan kullanıcılarına subjektif bir değerlendirme yapmak isterim. O ilaçları kullandığın sürece dünyayı gerçekliğin dışında görüyorsun. Ve her ilacın getirisi olduğu kadar götürüsü de var, sonuçta hiç biri doğal değil kimyasal. O yüzden özellikle benim gibi sinir ve obsesyon sahibi idiysen, eskiden sinirlendiğin ama ilaçtan sonra sinirlenmediğin durumlara bakış açında ne fark var? Ne düşünerek sakinleşebiliyorsun, ya da üzülüp ağlama krizlerine girerken ilaçtan sonra neden ağlamadın, sakin karşıladın? Kendinizi nasıl teskin edebildin, onlara odakla, hatırla. Ancak böyle değişim yaşarsın.

Bir de bonus olarak, anlık çözüm önerim olacak;

toblerone-dark-3Valla geyik değil. Bir parça bitter çikolata sana kilo da aldırmaz, beyninden seratoninler vücuduna hücum etmeye başlar.  Üstelik nöronlarının da çikolataya ihtiyacı var!

Not: Burada yazılanlar tamamen kendi fikirlerimdir. Kimseye ilaç, tedavi tavsiye etmek gibi bir niyetim yoktur. Her ilacın her bünyeye etkisi yan etkisi farklıdır. Bununla ilgili çok fazla yorum geliyor, belirtmek isterim ki, bazı kamu sağlığı kuruluşlarının, üniversitelerin ve belediyelerin ücretsiz psikolog  ve psikiyatrist hizmeti var. Bulunduğunuz yerde mutlaka araştırın.

İkinci not: Bu posta cevap yazan kimyager bir okuyucunun mailinden bazı şeyler aktarmalıyım; Kullandığım ve bahsi geçen ilaçların hepsinin ana maddesi aynı imiş. Bunun yerine kendisinin tavsiyesi şu olmuş; Solgar’ın 5HTP isimli kapsüllerini bir süre kullandıktan sonra kendinizi mutlu hissetmiyorsanız seratoninle bir probleminiz yok demektir, bu halde yapılması gereken diğer hormon seviyelerinin kapsamlı kontrolü olacaktır. Ayrıca sporun da depresyona çok iyi geldiğini söyledi. Kendisine teşekkürlerimle beraber paylaşmak istedim…

“Paylaşıma açık marijinal istihdamı” veya “Buldurun Beni” ilanı nasıl verilir.

İşkur’dan, Kariyer.net’e, Yenibiriş’e, secretcv’ye, ordan sosyal medya soslu LinkedIn’e uzayan bir istihdam havuzu var Türkiye’de.

Herkes iş, işçi arıyor.

Esnek çalışan, masa başı işi de olsa B sınıfı ehliyetli, şu yaşın altında, şu kadar yıllık tecrübeli, İngilizcesi İspanyolcası çılgın atan übermensch elemanlar aranıyor. Bu kadar nitelik isteyip sen ne veriyorsun beyefendi…

Bu kısmına hiç girmeyelim. Konumuz iş ilanları. Şimdi hem yukarıda adını andığım hem de internette karşınıza çıkacak diğer sitelerde gördüğüm enteresan ilanları paylaşmak istedim.

marjinaltemizlikci

İlk ilanımızda, temizlikçi (!) aranıyor. Temizlikçiler yakışıklı(!) fotoğrafa göre seçiyor zaten temizleyeceği evleri. Açık kapalı fark etmez, paylaşıma açık diye de eklemiş. Vereceğin dolgun ücret şu sıfatına yetmez.

marjinalsekreter

Hem hırslı, kariyer isteyen hem de bir başka “paylaşıma açık” ilanı. Marjinal sekreter arıyor beyefendiler.

marjinalkuaför

Fiziğine güvenen marjinal bayan kuaförü arıyorlar. “Yani bööyle hotöröf, komik esprili felan birini bulalım da hem karılar sever böyle tipleri, sürekli müşterimiz olurlar hem de arkasından sığ sığ dalga geçer, güleriz.” kafası. Size kim gülsün acaba…

Çok çok özel…

çoközel

Temizlik yapanın da, sekreter olanın da, cinsel tercihi farklı olanın da işine, kişiliğine hakaret etmekten başka bir şey değil bu ilanlar. Buna izin veren de o meslek gruplarının arasında malesef var ki böyle ilanlar verebilme cüreti oluyor bu kişilerin.

Bir de dam üstünde saksağan ilanlarla boy gösteren arkadaşlarımız var.

Plastik sanatlarda ödüllü gazete başarısı olan jet hostesi.

Adsızzzİlanın devamı da şöyle… “özel jette pilot asistanı olmak istiyorum.kalacak yer, avans ve sözleşme istiyorum.“

Konuyu bir yerden istediğim noktaya bir iki dakika içinde getirebilme yeteneğim var zannediyordum. Uğraşsam böyle bir iş ilanı veremem herhalde plastik sanatlardaki buluşundan alıp, “gazete başarısı”ndan (o da ne demekse) dem vurup en son jette hostes olmak isteyen bu arkadaşın ilanı hala aktiftir, yıllık 60 binlik teklifle jetine yana yakıla eleman arayan pilotların dikkatine.

Evine ev arkadaşı hariç her şeyi arayan ev arkadaşlığı ilanları da mevcut.

disbakımıonemlı

Poz üstüne poz veren bu arkadaş için ev arkadaşlığının en birinci şartı diş bakımı. Bonus olarak yaşamı da sorguluyor.

Bir ses bir nefes, bir tas çorba yapanını arayan sixpackli kişi…

evarkadasi2

 

Tatil Arkadaşı isteyenler de burdan yaksın…

Alman usulü yakışıklı arayan hanımla, bi alt ilandaki tüylü (şeytan tüylü) beyfendi ruh eşi gibi duruyor kanımca.

tatilarkadasi2

Kalitesini mekânlar üzerinden belirleyen gencimiz. Piyasa ona güzel valla. Sapphire, Longtable, 360 diyor kendileri…

tatilarkadasi

 

Vedamızı, 9 gün kalmışken yılbaşı planını yapmamış olanlara tüm samimiyetiyle seslenen şu arkadaşla yapalım. Herkes aradığını tez vakitte bulur umarım!

Adsız

Karadeniz’de bir Ceneviz Limanı; Amasra Seyahatim…

PhotoFunia-7b9e51

Geçen yıllarda, mobbing gurusu ex patronumun şerrinden her fırsatta kaçmaya çalıştım, duraklardan biri de Amasra olmuştu. Ama bu küçük şirin yere ilk fırsatta yeniden gitmek gerek.Görmüş olduğun, İstanbul’dan 8 saat yol tepip geldiğiniz Amasra’nın 4 karede özeti…Bir nevi Amasra sinopsisi diyebiliriz, neden olmasın?

Her yere yürüyerek gidebileceğin bu minicik yer, ilk kez gelen metropol insanlarına  “aayğyy baksana ne tatlıı.. Gelsek buraya mı yerleşsek? Takı satarıız!” ya da “Tam emekli yeri hacı, Valla alıcan maaşınla burda bi baraka, tüm gün rakı balık manzara…” dedirtecektir.

Her gördüğümüz yeri “saklı cennet”, her yerliyi “zevk-i sefa içindesiniz amca yea, keşke yerinizde olsak hee” diye sinirlendirmek, Türk insanının kemikleşmiş huyu olsa gerek.

Ben çok mu farklıyım? Yoo, girdim bi markete ayıptır söylemesi yarım ekmek kavurma yaptırmaya, aynı muhabbetlere girdim, “oo çok güzel yer, vaay hayat size güzel…”

Market çalışanı kız bana dedi ki; “Sabah kalkıyorum, işe gelirken esnafla selamlaşıyorum, akşama kadar aynı esnafı, komşuyu, annemi, babamı en az 5 kere görüyorum. Bu mu yaşanacak yer?”

Tokat gibi ama doğru… Söyleyecek, yaşayacak yeni bir şeyi olmaz insanın küçücük yerde.

Neyse, burası otobüsten inip geldiğim Amasra’nın bir ucu. Buradan öbür ucu gördüğün gibi çok da uzak değil. Bi Amasra Müzesi var, bu Bizans, Amastris, Ceneviz meneviz hikâyelerini orda öğreniyorsun,

amasramanzara

amasramanzarası2

amasramanzarası3

Yukarıda görüğün sahile inen yolun hemen yukarısında 300 metre kadar ileride uygulama otelinde kaldık, kesemize uygun olsun diye. Küçük bi yer, öğrenciler hizmet ediyor. Sabahın köründe yüksek enerjili gençlerin kahkahaları ve gürültüleriyle uyanmamız dışında, tüm iyi niyetleriyle rahat etmemiz için ellerinden geleni yaptılar.
amasramanzarası5

Tavşan Adası gerinmesi. Amasra’nın hemen karşısındaki belki 200 metre bile etmeyen Tavşan Adası’nı buradan inceleyebilirsin. Gidilebiliyormuş ama bizim fırsatımız olmamıştı. O yüzden uzaktan sevdim.
amasramanzarasi6
Köprüden geçip sağdaki kayalıklarda ayağım kaymadan yürümeyi başarıp yerleştim güzel manzaranın karşısına. Burada siyah poşetten gazete kağıdıyla kaplanmış küçük bir şişe  şarap içmek gerçekten keyifliydi.

Yerel halkın zeytin, zeytinyağ, asma yaprağı, reçel, marmelat gibi şeyler sattıkları küçük pazar. Ben böyle yerlerden pek alışveriş yapmaya cesaret edemiyorum çünkü daha önce Bozcaada’da başıma geldiği gibi, aldıklarımın bozuk, bayat, tatsız çıkma ihtimali oluyor.

amasrapazar

Barış Akarsu anıtı…
IMG_0033b IMG_0035k

Taş duvarları seyre dalarak marmelat tatmaca. Lütfiye…

IMG_5252

Gelelim Lütfiye’ye… Salaş kahvehaneler, balık restoranlarının yeri ayrı ama Amasra’da karşıma böyle şık, restorasyonuyla, ikramlarıyla, paketlerine kadar ince ince özenilmiş lokumlarıyla küçücük bir kafe çıkacağını düşünmezdim. Saatlerimi o küçücük yerde geçirdim diyebilirim. Yukarıdaki güzel fotoğrafı kurabiyeagaci.blogspot.com adresinden edindim

amasra lütfiyeTüm marmelatların tadına baktıysan, artık geziye devam etmenin vaktidir. Bu ev, yanımıza yaklaşıp anlatan amcaya göre biraz enteresan bir teyzenin eviymiş. Giymedikleri ayakkabıların için tek tek toprak doldurup çiçekler ekmiş ve bu ilginç görüntü çıkmış ortaya.

ayakkabısaksı

amasratenekeev

Sokak aralarında rastladığım bir başka hoş görüntü, tenekeyle kaplanmış bir ev. Tenekenin ne işe yaradığını şahsen bilmiyorum belki rüzgarı kesiyordur ama ev kesinlikle bir bienal eseri gibiydi.

Özellikle kale içindeki evler, Bizans yahut Ceneviz zamanından kalma olanlar, daracık sokakları, yokuşları her birinin fotoğrafını çekmek istiyor insan.

Manzara, yanında bir ince Müzeyyen abla…

amasramanzaraaBu manzaraya karşı rakı balık ziyafeti çekmek açıkçası bize pahalı geldi. Herhalde turist mevsimi kısa olduğu için böyle. kalabalık gidilirse fiyatlar daha uygun oluyor çünkü dev porsiyonlara tuzlu fiyatlar eşlik ediyor. Biz onun yerine kaldığımız uygulama otelinde yedik balığımızı. Manzara yoktu ama hesabı görüp buz gibi de olmadık.

amasraatatürk

Kalenin tepelerinde bir yerde çektik bunu. Vicdanlı, minnetli insanı bir başka seviyorum…

Bir seyahatimizin daha sonuna gelirken pazartesi sendromuna boğazıma kadar boğulmuştum. son olarak, bizi uğurlayan bu muhteşem gözlerin sahibiyle veda ettik Amasra’ya.

Fatih Sultan Mehmet’in buraya “Çeşm-i Cihan” demesi boşuna değil, gidilip görülmeli.

amasraköpecik

“Hızlandırılmış Yunanistan Seyahatim” vs “Meşhur Yorgo”

2011’in Mart ayında Şehir Fırsatı’nın ısrarlı maillerine dayanamayarak Hola Travel’dan haftasonu Yunanistan gezisi kuponu satın aldık.

Schengen vizesini ilk kez alanlar kendileri başvurmak zorunda olduğundan acente elimize bir takım belgeler tutuşturdu ve vize randevusu günü Yunanistan Konsolosluğu’nun kapısını çaldık.

Yunanistan Konsolosluğu’na karşı içim hep tedirgindir, Haçlı seferlerinden beri bize düşman olduklarını, savaşta Yunan askerlerini İzmir’den denize dökme hikayelerimizi dinledik ilkokuldan beri. Sonra üniversitede siyaset dersinde kardak krizi, 6-7 eylül olaylarında Rumların kaçmak zorunda bırakılışları, evlerinin dükkanlarının yağmalanması vs. anlatıldı durdu.

Dolayısıyla konsolosluğa gittiğimde gergindim.  Epeyce sıra vardı ve şubat soğuğu hala geçmemişti. Kendi aramızda sohbet ederken “Biliyor musun, bir adam varmış adını hatırlamıyorum, ekşisözlükte epey şikayet etmişler, 60 yaşlarında falan huysuz bir görevli. “sana 10 günden fazla vize virmem” deyip azarlıyormuş herkesi… Önümüzde bekleyen muhacir olduğu rahatlıkla anlaşılan teyzeler konuşmamıza kulak misafiri olmuşlar; hemen arkasını dönüp “Yorgo!” deyiverdi… Gülüştük. Adam gerçekten de huysuzun tekiymiş ama artık yokmuş, malesef tanışamadık kendisiyle. Ve aklımda hep Simpsons’ın kötü karakteri Mr. Burns olarak belirmiştir, bilenler söylesin, benziyor mu?

Ben o sıralar çalışmadığım için schengen vizesini alabileceğimi pek sanmıyordum, açıköğretim öğrenci belgeme göre kör topal belge hazırlayıp umutsuzlukla gittim, arkadaşım “ben sana referans olabiliyormuşum korkma” dedi.

Kapıda duran görevli tatlı rum aksanıyla “Bugün sekiz mart kadinlar günü, beyfendiler izin verirse kadinlari öne alalim üsümesinler” dedi. Girdik, bayan görevli kağıtlarımı alıp hiç bir şey sormadan beni yolladı. Epey sonra arkadaşım girdi, bekle gelmez! Baktım görevli beni çağırıyor. “Bunu tanıyor musun” “-Tabi ki tanıyorum, tura beraber gideceğiz” dedim. (Sonradan vizeyi almaya gittiğimizde kadın “Sen referans olmasaydin arkadasin vize alamayadzakti” dedi. Şaşırdık… Geçmişte de kalsa yeşil pasaport sahibi olmak insana böyle kıyaklar yapabiliyormuş.) Bir de sağolsun Hola Travel bize seyahat sigortası belgesini vermediği için eksik belge nedeniyle panikledik, konsolosluğun karşısındaki sanat galerisi fax hizmeti vermese napardık bilmiyorum… Adamlar sanata ve sanatçıya destek olurken bir yandan da sıfır sermayeyle (bir adet fax makinesi) bizim gibi eksik belgeli güruh sayesinde harıl harıl işletiyorlar tükanı. Bu arada acente de bizden ilk eksisini almış oldu.

Nihayet seyahat günü geldi çattı, Bakırköy İncirli’den bindik otobüslere, tabii ki geç kalanlar oldu ve zar zor hareket ettik. Pek konforlu olmayan otobüste en ufak bir ikram bile olmadan 8-9 saat yol gittik. Pasaport kontrolde araçtan indik bindik bir süre manasızca bekledik ama sonunda yeniden yollara düşebildik.

Uzatmayayım, Selanik’e vardık ve bizi birbirinden güzel, balkonlu evler karşıladı.

selanikbalkonluevler

Bütün binalar böyle, bizimkiler gibi balkonlarını pimapenle, camla kapatmayı düşünmeyerek ne kadar iyi bir karar vermişler!

Nihayet bir yerde mola için durduğumuzda; daha fazla sabredemeyerek karamelli bir filtre kahve aldım yol üzerindeki pastaneden. Tadı hâlâ damağımda…

Selanik’teki ilk durağımız Aya Dimitros Katedralinden önce rehberimiz heyecanla anons yaptı. “Arkadaşlar, şoförümüzün size bir sürprizi olacak, bagajın orda toplanırsak suyumuz kaynamış olmalı, herkese çay, kahve ikramı!” Bu çoktaan olması gereken hizmeti duyunca çocuklar gibi şen olmamızı bekler bir hâli vardı nedense.

Seyahatimiz süresince yine böyle beklenmedik zamanlarda şoförümüzün sürprizleri devam edecekti.

Seyahatimizin bir eğlencesi de Atılgan’dı… Onu tanırsınız… Bir sınıf başkanı tadında, her yolculukta, her tatilde rehbere ya da yetkilinin gönüllü muavini, çay dağıtır, ortamın dirlik düzenini(!) sağlar, aracı arkadan itmek lazım geldiğinde ilk koşacaklardan… Hah işte o. Bizim Atılgan, kendisini genç ve sportif gösterdiğini sanarak göğsüne kadar çektiği lacivert hışırtılı eşofmanıyla, ergen oğluyla birlikte yaptığı hareketlerle, ilginç sorularıyla epey eğlenceli anlar yaşattı bize. Neyse, katedral ziyaretimizde resimleri, mumları, çulu çaputu da çektik elbet ama tek bir kare paylaşacağım;

selanikkatedral

Biz ve bizim gibi turlara gelenlerden bazıları geride sessizce bekledi ama bir çoğu da hayatında kilise görmemiş gibi, ayin sırasında çekinmeden en öne kadar kıtlıktan çıkmış gibi koşturdu. cemaat şaşkın, papaz hoşnutsuz ama sesini de çıkarmadı.

İki Katlı Pembe Ev…

atatürkünevi

Selanik gezisinin en çekici yanlarından biri Atatürk’ün çocukluğunda yaşadığı evi görmekti benim için. Ama açıkçası tüp kuyruğundan hallice bir sıra bekleyip şu şekilde gezeceğimizi düşünmemiştim.

atatürkünevininici

Bi kare fotoğraf çektirmeye kalksan, asla yalnız çkmazsın, kadrajda muhakkak bir turist kafası ya da şu kahverengi montlu muhafız abi (Replik şu: “burada 5 dakikanız var gezin çıkın, üst katta da 5 dakikanız var acele edin sırada bekleyenler var”) girmek zorunda. Gezdiğimden pek bişey anlayamadım açıkçası. Bu arada evde gördüğüm bir iki çarpıcı kareyi de bu bölümde paylaşmak lazım gelir.

atatürkünnotlari

gelibolutopragiselanik

Atatürk’ün okul notlarına bakıp bakıp yutkunabildim sadece. Ve bu kavanoz da hatırladığım kadarıyla Çanakkale’den getirilmiş toprak duruyor. İşte tam bu noktada nedendir bilmem, ağlamıştım.

pargaliibrahimcami1

pargaliibrahimcami2

Pargalı İbrahim’in kütüğü Yunanistan’daymış, bi ben mi İtalyan sanıyordum acaba? Adam, kendi adını verdiği bir cami bile yaptırmış.

Karsi kiyi, böyle bir yer yavrimu

selanikkordon

selanikkordon2

Ekleyeceğim son kareyi gittiğimiz restoranda çekmiştim. Bu kriz zamanında veresiye- peşin dilemmâsı Grek elleri de epey yormuş anlaşılan.

IMG_0752

selanikkule

Gündüz yorgun düşsek de açıkçası ben bir taverna gecesi yaşamak istemiştim. Otobüste rehber taverna gecelerini ballandıra ballandıra bizlere anlattıktan sonra “ee kimler katılmak ister? isim yazalım” diye sordu. Biz hariç kimseden ses çıkmadı. Zira nasıl bir şeyse sınırlı (1 kadeh ouzo) menü için 50’şer euro istedi. 50 euro gerçekten yüksek rakam olduğu gibi, belki sınırsız içki için gözden çıkarılabilir. 1 kadeh neymiş ya? Neyse, öyle olunca taverna iptal oldu, çıkışta bize tavsiye edebileceği bir yer var mı diye sorsak da “bilmemnereye gidin ordaki sokakta var biyerler işte, istediğinize girin.” cevabını alınca bi tuhaf olduk. Bir başka arkadaşım da bizimle aynı dönemde aynı tura katılmış ve kendi bulup gittikleri tavernada 3 kişi yiyip içip 70 euro ödemişler. Bilmem anlatabildim mi…

(Unutmadan önce otelle ilgili bir not. Hayatımda çok 5 yıldızlı otel, hatta Holiday Inn Hotel de gördüm ama Selanik’teki kadar rezaletini hiç görmedim. Herhalde 40 yıldır eşyaları değiştirilmemiş bir odada çalışmayan televizyon, kötü kahvaltı ve bonus olarak küvetimde bana ait olmayan kalın siyah kıllar… Giderseniz 3 yıldızlı Park Otel’i tercih etmeniz hayrınıza olur. )

Selanik’teki ilk günümüzün ardından Kavala’ya geçtik. Kavala, herkesin Tarih dersinden hatırlayacağı üzere, Mehmet Paşa’nın memleketi. Küçük ama gerçekten güzel. Tepede bir kilise varmış, rehberimiz bizi babamın deyimiyle “eşek bağırtan yokuşu”na tırmandırdı sonra ordaki ihtiyar bekçiyle bıdı bıdı konuştu ve bir sonuç elde edemedi. Kapalıymış, tadilattaymış. O, çevresinde toplananlara içine giremediğimiz kiliseyi anlatırken geri kalanlarımız kilisenin avlusunda yine topluca, birbirimizin kadrajına girmemeye çalışarak antin kuntin  fotoğraflar çektirdik.

kavala1kavala2

Kavala’da yapılacak en güzel şey gecikmiş Rakı balık sofrasını kurdurmak diye düşündük. Garson abi,-o da Yorgo idi galiba-güzel Türkçe’siyle sipariş aldı, tavsiye verdi. Rakı bildiğin uzo, kalamar da bildiğin kalamar sayılır da, burada halka şeklinde değil daha çok küçük ahtapotlar gibi geliyor masaya. İlk kez köpek balığının tadına baktım. Alışılmadık, ekşi bir tadı var. Kötü değil ama bir daha yer miyim bilmiyorum.

Kısaca Selanik’i İzmir kordonuna benzetme klişesine katıldığımı söyleyeceğim. Özgün teşbihlerim de olacak. Bence Kavala, küçük, körfez ve sahil kenti olması özellikleri nedeniyle bir İstinye ya da Türkbükü havasındaydı.

İskeçe derseniz, meydandaki saat kulesi, bizim Büyükada’nın meydanına çok benziyordu.

iskecemeydan

Yine olsa yine giderim diyebileceğim bir yerdi Selanik. Öyle ya da böyle güzel bir hafta sonu yaşadığımı söyleyebilirim.

Hayat gezene güzel, avuçla antidepresan yutacağına insan, her fırsatta soluğu bir yerlerde almalı…

“Bunlar nasıl kafalar” veya “Total grubu izleyicisine nasıl atarlandım?”

Bir enteresanlıklar silsilesidir gidiyor çevremde… Garip yazılar, ilginç isimli barlar, kırmızı rujlu bir takım hatunlar tarafından olmadık yerlere kondurulan öpücükler… Niyeyse belgeleyesim tutuyor hepsini. Demek bugünler içinmiş. Karşıma çıkan ilginç görüntüleri senle paylaşmak istedim. İlk olarak bugün  Mecidiyeköy Gülbağ Caddesi’nden geçerken  çektiğim fotoğrafla başlayalım.

Fotoğraf0046

 

Bir kuaförün camında “Beyaz saçlara PİGMENT yapılır” yazıyor. Ne kadar iddialı olduğunun farkında mı sayın meslek erbâbı, bilmiyorum. Henüz beyazlayan saçların rengini  kalıcı olarak yerine getirmek mümkün değil benim bildiğim kadarıyla; ha, bi gün böyle bir tedavi çıkarsa da herhalde kliniklerde doktor kontrolünde yapılır, saçmalamasınlar rica ederim…

Zekalıyım ama Amele Olmak İstiyorum

Fotoğraf0183

 

 

Kullandığı aracın markasını yazmayı bilmeyenler var. iki karış aşağısına bakmayı da akıl edemiyor. Tehey…

 

 

 

Trend bu yeğen…

Fotoğraf0260Bu tiplere deli oluyorum işte… Üşenmiyor bunu yapmaya. Nasıl bir toplumsak, diziyi izleyip hayata dönemiyoruz. Hayatımızın merkezine oturtucaz illâ… Polat Alemdar Irak’ta Amerika’lıların kafasına intikam çuvalı geçirir, Suriye’yi tek başına alır,  bizim C grubu izleyicisi  coşkun girer, taşkın çıkar sinemadan. Ezel’i izleyip çarşamba günü işe gider, gözünü kısıp şahin bakışlarla Eyşan rolünü verdiği sekreter kızı keser, hatta kızcağıza atarlanır. Kendini Ezel’le Polat’la özdeşleştirir, eve gidince bir ezik, dost meclisinde kimsenin eş olmak istemediği bir okey masası yancısıdır.

O değil de, Soner Yalçın “Aman Tanrım… Ben ne yaptım? Total grubu izleyicisinden bir canavar yarattım!” diyor mudur acaba?

Kendi evinizdeymiş gibi rahat, Goet Goethe

Fotoğraf0038

Yeliz’le beraber Bodrum merkezde tatile gittiğimizde çekmiştim.

Yapılan iki taraflı gönderme adeta içler acısı, özellikle de dünyaca ünlü Alman yazarın adının bu işe karıştırılması, özellikle turistlerin “vat daz it miin” diye sormasına neden oluyordur sanırım. Zavallı Goethe.     

                                                                                                                        

Baba, oğul ve kutsal not

Fotoğraf0235

Moda’da bir kilise… Adını bilmiyorum ama sahile çok yakın, bir balık restoranına girer gibi giriyorsunuz, ardiye gibi bir yer, iki üç merdiven inince karşınıza çıkıyor.

Gerçekten bu kadar gönlü tanrı aşkıyla dolu geleni gideni, cebinde ne kadar bozukluk varsa atanı oluyor mu bilmiyorum.

Bıçağın orada olması beni gerçekten ürkütmüştü.Hasılatı da peder yerine balık restoranının kaldırdığından şüpheliyim!

Tavanla french kiss kafası… Bunu yapan insan olamaz?

Fotoğraf0175

Yer Küçük Beyoğlu, sevdiğim mekanlardan birinin kadınlar tuvaletinde, alçak tavanında gördüm bunu. Ve de duvarda bunu…

Fotoğraf0174

Bebeğim ben klozete popomu koymaya çekinirken sen ne diye umumi helânın en iyi ihtimalle rutubetli  tavanını öpüyorsun? Bir Umay Umay duygusallığı mı bu?

Misafirdim bu koca şehirde, adeta boyalı bir fahişe gibi cilveliydi Beyoğlu, ve iz bırakmaktı tek derdim falan…

Hepatiti kapınca görürsün izi tozu!

Benim çektiklerim bu kadar. Son olarak internette görünce beni gerçekten endişelere gark eden fotoğraflarla veda ediyorum.

Sanatçı burada tüketim çılgınlığına postmodern bir gönderme yaparak…

426052_10150682500910600_1753478078_n

Kızımızın saçlarına sokuşturduğu çiğ spagettilere bakınca, daha çok bir bienal fotoğrafı gibi duruyor ama yanlış hatırlamıyorsam Antalya’da bir cast ajansında konsept yaratmaya hevesli birileri tarafından çekilmiş bir kare. En azından bir çaba var diyorum.

No Koment…

“Kitaplarla kişisel gelişilir mi?” vs. “Wayne Cook Duruşu”

Kişisel Gelişim son derece moda bir konu olduğundan herkes bu konuda bir şeyler yazdı, “Nasıl işinizi büyütürsünüz” “mucize diyetle forma girin” “kolayca zengin olmak hayal değil” türü yazılar interneti , kitaplar rafları doldururken aslında bana sorarsan-ki yeterince kişisel gelişim yazısı/kitabı okuduğumu düşünüyorum- çoğu kirlilik.

Yeni Başlayanlar için Aykut Oğut stayla Kuantum Olumlama 

Aykut Oğut’un Dharma Yayınları’ndan çıkan Evrenden Torpilim Var adlı kitabıyla başlayan furyaya epeyce yazar katıldı. Okudum ve bence kitap Amerika’yı yeniden keşfetmiyor, çok özel bir bilgi vermiyordu ama inanılmaz ilgi gördü. Sonrasında Ayna kapaklı kitap ve son olarak da eşi Esra Oğut’la birlikte yazdıkları “Bu Egoları Şişirsek de mi Saklasak” çıktı.

aykuttesraa

İşin enteresan yanı, iyi oyuncu, Amerika’da Hollywood stüdyolarında dublaj yapan, en iyi erkek oyuncu ödülü alan biri olarak anlatıyor kendisini ama  hakkında imdb’de dahi pek bilgi bulamadım. Yazar kimliği çok daha ön planda. Bir de Ay-Ra şehri adında, kişisel gelişim siteleri var kendilerinin, ki o da danışmanlık ücretleri gibi (bana göre) epey tuzlu bir kayıt ücreti karşılığı hizmet veriyor.

Kitaplarında  kuantumu, olumlamaları vs çok yüzeysel anlattığını düşünsem de yazılarının en iyi kısmı, yaşı, eğitim seviyesi ne olursa olsun herkesin anlayabileceği bir dil kullanması, basite indirgemesi benim de hoşuma gitti. Zira kuantuma ilgi duymayan insanlar için başlangıç seviyesi işlevi görmüş. Doğrudan çift yarık deneyi, Schrödinger’in kedisi, paralel evrenler dese kimse ilgilenmezdi.

Darel Rutherford’dan “Çözüm Olmak”

Aykut Oğut’un “hocam” diye bahsettiği Darel Rutherford’un kitabı olan “Çözüm olmak”ı inceleme fırsatım oldu. Daha ayakları yere basan bir kitap gibi geldi bana.

cozum-olmak

Kitabı, bir D&R’da inceleme, bir kaç sayfasını okuma fırsatım oldu. Örneklemeleri, yol gösterme şekli hoşuma gitti. Türkiye’de de istediğinden âlâ bir PR fırsatı elde etti öğrencileri sayesinde.

Kızıl ve sempatik beyin formatçısı; M. Barış Muslu “Yıka Beynini”

Kitabı bu sene aldım ama aylardır bitmedi, bana biraz zor geldi galiba. Bu işler sabır işi. Neuroformat/Nöroformat önerisiyle karşımıza çıkan kitap, Amerika’da NLP eğitimi almış ve kendi sistemiyle beynimizi formatlayarak inanılmaz değişimler yaşayacağımızı iddia ediyor. İçinde gerçekten ilgini çekebilecek bir şeyler bulacağına eminim.

“Kocama dün nerdeydin diye sorayım bakalım, sola mı bakacak sağa mı?” Kitabın amacı tabi ki yalan yakalamaya çalışmayı öğretmek değil.  Okuru daha çok sağ taraf, tasarlama kısmı ilgilendirmeli. amacımız değişmek. Kim olduğunu, ne olduğunu ya da olacağını tasarladıktan sonra “olmak” mümkündür der kitap.

Wayne Cook duruşu da beni şaşırtan bilgilerden biriydi. Denedim fakat dikkatimi mi veremiyorum desem, yoksa komik mi geliyor bilmiyorum, tam kullanamadım bu duruşu amaca yönelik.

waynecookdurusu

Hanım kızımız yoga falan yapmıyor, Bu çaprazlama duruş, disleksi ve kekemelik tedavisinde kullanılıyor. Ellerini ve ayaklarını çaprazlama tutarak yapacağın olumlamaların daha etkili olabileceği söyleniyor. Bu duruşun amacı, Corpus Callosum‘unu harekete geçirmek. İngilizcen yoksa bile izlemeni tavsiye ederim, bir fikir verebilir;

Bu ve bunun gibi daha bir çok bilgiyi kitapta bulman mümkün. Bence piyasadaki elle tutulur bir şeyler anlatan, hayal dünyası yerine bilimsellik içeren bir kaç kitaptan biri budur. Yani okuma sırasında sondan başla.

PS: WAYNE COOK duruşuna epeyce ilgi var gördüğüm kadarıyla. Eğer duruşun nasıl yapıldığıyla ilgili görüntülü ve daha açıklayıcı bilgi almak istersen, bu yazımdaki Nil Gün videosunu izle, isim olarak bahsetmiyor ama üstteki fotoğrafa benzer hareketi göreceksin. ilk videoda 01:04:00 te ve 01:10:00da değişik versiyonlarını  bulacaksın.