“Hızlandırılmış Yunanistan Seyahatim” vs “Meşhur Yorgo”

2011’in Mart ayında Şehir Fırsatı’nın ısrarlı maillerine dayanamayarak Hola Travel’dan haftasonu Yunanistan gezisi kuponu satın aldık.

Schengen vizesini ilk kez alanlar kendileri başvurmak zorunda olduğundan acente elimize bir takım belgeler tutuşturdu ve vize randevusu günü Yunanistan Konsolosluğu’nun kapısını çaldık.

Yunanistan Konsolosluğu’na karşı içim hep tedirgindir, Haçlı seferlerinden beri bize düşman olduklarını, savaşta Yunan askerlerini İzmir’den denize dökme hikayelerimizi dinledik ilkokuldan beri. Sonra üniversitede siyaset dersinde kardak krizi, 6-7 eylül olaylarında Rumların kaçmak zorunda bırakılışları, evlerinin dükkanlarının yağmalanması vs. anlatıldı durdu.

Dolayısıyla konsolosluğa gittiğimde gergindim.  Epeyce sıra vardı ve şubat soğuğu hala geçmemişti. Kendi aramızda sohbet ederken “Biliyor musun, bir adam varmış adını hatırlamıyorum, ekşisözlükte epey şikayet etmişler, 60 yaşlarında falan huysuz bir görevli. “sana 10 günden fazla vize virmem” deyip azarlıyormuş herkesi… Önümüzde bekleyen muhacir olduğu rahatlıkla anlaşılan teyzeler konuşmamıza kulak misafiri olmuşlar; hemen arkasını dönüp “Yorgo!” deyiverdi… Gülüştük. Adam gerçekten de huysuzun tekiymiş ama artık yokmuş, malesef tanışamadık kendisiyle. Ve aklımda hep Simpsons’ın kötü karakteri Mr. Burns olarak belirmiştir, bilenler söylesin, benziyor mu?

Ben o sıralar çalışmadığım için schengen vizesini alabileceğimi pek sanmıyordum, açıköğretim öğrenci belgeme göre kör topal belge hazırlayıp umutsuzlukla gittim, arkadaşım “ben sana referans olabiliyormuşum korkma” dedi.

Kapıda duran görevli tatlı rum aksanıyla “Bugün sekiz mart kadinlar günü, beyfendiler izin verirse kadinlari öne alalim üsümesinler” dedi. Girdik, bayan görevli kağıtlarımı alıp hiç bir şey sormadan beni yolladı. Epey sonra arkadaşım girdi, bekle gelmez! Baktım görevli beni çağırıyor. “Bunu tanıyor musun” “-Tabi ki tanıyorum, tura beraber gideceğiz” dedim. (Sonradan vizeyi almaya gittiğimizde kadın “Sen referans olmasaydin arkadasin vize alamayadzakti” dedi. Şaşırdık… Geçmişte de kalsa yeşil pasaport sahibi olmak insana böyle kıyaklar yapabiliyormuş.) Bir de sağolsun Hola Travel bize seyahat sigortası belgesini vermediği için eksik belge nedeniyle panikledik, konsolosluğun karşısındaki sanat galerisi fax hizmeti vermese napardık bilmiyorum… Adamlar sanata ve sanatçıya destek olurken bir yandan da sıfır sermayeyle (bir adet fax makinesi) bizim gibi eksik belgeli güruh sayesinde harıl harıl işletiyorlar tükanı. Bu arada acente de bizden ilk eksisini almış oldu.

Nihayet seyahat günü geldi çattı, Bakırköy İncirli’den bindik otobüslere, tabii ki geç kalanlar oldu ve zar zor hareket ettik. Pek konforlu olmayan otobüste en ufak bir ikram bile olmadan 8-9 saat yol gittik. Pasaport kontrolde araçtan indik bindik bir süre manasızca bekledik ama sonunda yeniden yollara düşebildik.

Uzatmayayım, Selanik’e vardık ve bizi birbirinden güzel, balkonlu evler karşıladı.

selanikbalkonluevler

Bütün binalar böyle, bizimkiler gibi balkonlarını pimapenle, camla kapatmayı düşünmeyerek ne kadar iyi bir karar vermişler!

Nihayet bir yerde mola için durduğumuzda; daha fazla sabredemeyerek karamelli bir filtre kahve aldım yol üzerindeki pastaneden. Tadı hâlâ damağımda…

Selanik’teki ilk durağımız Aya Dimitros Katedralinden önce rehberimiz heyecanla anons yaptı. “Arkadaşlar, şoförümüzün size bir sürprizi olacak, bagajın orda toplanırsak suyumuz kaynamış olmalı, herkese çay, kahve ikramı!” Bu çoktaan olması gereken hizmeti duyunca çocuklar gibi şen olmamızı bekler bir hâli vardı nedense.

Seyahatimiz süresince yine böyle beklenmedik zamanlarda şoförümüzün sürprizleri devam edecekti.

Seyahatimizin bir eğlencesi de Atılgan’dı… Onu tanırsınız… Bir sınıf başkanı tadında, her yolculukta, her tatilde rehbere ya da yetkilinin gönüllü muavini, çay dağıtır, ortamın dirlik düzenini(!) sağlar, aracı arkadan itmek lazım geldiğinde ilk koşacaklardan… Hah işte o. Bizim Atılgan, kendisini genç ve sportif gösterdiğini sanarak göğsüne kadar çektiği lacivert hışırtılı eşofmanıyla, ergen oğluyla birlikte yaptığı hareketlerle, ilginç sorularıyla epey eğlenceli anlar yaşattı bize. Neyse, katedral ziyaretimizde resimleri, mumları, çulu çaputu da çektik elbet ama tek bir kare paylaşacağım;

selanikkatedral

Biz ve bizim gibi turlara gelenlerden bazıları geride sessizce bekledi ama bir çoğu da hayatında kilise görmemiş gibi, ayin sırasında çekinmeden en öne kadar kıtlıktan çıkmış gibi koşturdu. cemaat şaşkın, papaz hoşnutsuz ama sesini de çıkarmadı.

İki Katlı Pembe Ev…

atatürkünevi

Selanik gezisinin en çekici yanlarından biri Atatürk’ün çocukluğunda yaşadığı evi görmekti benim için. Ama açıkçası tüp kuyruğundan hallice bir sıra bekleyip şu şekilde gezeceğimizi düşünmemiştim.

atatürkünevininici

Bi kare fotoğraf çektirmeye kalksan, asla yalnız çkmazsın, kadrajda muhakkak bir turist kafası ya da şu kahverengi montlu muhafız abi (Replik şu: “burada 5 dakikanız var gezin çıkın, üst katta da 5 dakikanız var acele edin sırada bekleyenler var”) girmek zorunda. Gezdiğimden pek bişey anlayamadım açıkçası. Bu arada evde gördüğüm bir iki çarpıcı kareyi de bu bölümde paylaşmak lazım gelir.

atatürkünnotlari

gelibolutopragiselanik

Atatürk’ün okul notlarına bakıp bakıp yutkunabildim sadece. Ve bu kavanoz da hatırladığım kadarıyla Çanakkale’den getirilmiş toprak duruyor. İşte tam bu noktada nedendir bilmem, ağlamıştım.

pargaliibrahimcami1

pargaliibrahimcami2

Pargalı İbrahim’in kütüğü Yunanistan’daymış, bi ben mi İtalyan sanıyordum acaba? Adam, kendi adını verdiği bir cami bile yaptırmış.

Karsi kiyi, böyle bir yer yavrimu

selanikkordon

selanikkordon2

Ekleyeceğim son kareyi gittiğimiz restoranda çekmiştim. Bu kriz zamanında veresiye- peşin dilemmâsı Grek elleri de epey yormuş anlaşılan.

IMG_0752

selanikkule

Gündüz yorgun düşsek de açıkçası ben bir taverna gecesi yaşamak istemiştim. Otobüste rehber taverna gecelerini ballandıra ballandıra bizlere anlattıktan sonra “ee kimler katılmak ister? isim yazalım” diye sordu. Biz hariç kimseden ses çıkmadı. Zira nasıl bir şeyse sınırlı (1 kadeh ouzo) menü için 50’şer euro istedi. 50 euro gerçekten yüksek rakam olduğu gibi, belki sınırsız içki için gözden çıkarılabilir. 1 kadeh neymiş ya? Neyse, öyle olunca taverna iptal oldu, çıkışta bize tavsiye edebileceği bir yer var mı diye sorsak da “bilmemnereye gidin ordaki sokakta var biyerler işte, istediğinize girin.” cevabını alınca bi tuhaf olduk. Bir başka arkadaşım da bizimle aynı dönemde aynı tura katılmış ve kendi bulup gittikleri tavernada 3 kişi yiyip içip 70 euro ödemişler. Bilmem anlatabildim mi…

(Unutmadan önce otelle ilgili bir not. Hayatımda çok 5 yıldızlı otel, hatta Holiday Inn Hotel de gördüm ama Selanik’teki kadar rezaletini hiç görmedim. Herhalde 40 yıldır eşyaları değiştirilmemiş bir odada çalışmayan televizyon, kötü kahvaltı ve bonus olarak küvetimde bana ait olmayan kalın siyah kıllar… Giderseniz 3 yıldızlı Park Otel’i tercih etmeniz hayrınıza olur. )

Selanik’teki ilk günümüzün ardından Kavala’ya geçtik. Kavala, herkesin Tarih dersinden hatırlayacağı üzere, Mehmet Paşa’nın memleketi. Küçük ama gerçekten güzel. Tepede bir kilise varmış, rehberimiz bizi babamın deyimiyle “eşek bağırtan yokuşu”na tırmandırdı sonra ordaki ihtiyar bekçiyle bıdı bıdı konuştu ve bir sonuç elde edemedi. Kapalıymış, tadilattaymış. O, çevresinde toplananlara içine giremediğimiz kiliseyi anlatırken geri kalanlarımız kilisenin avlusunda yine topluca, birbirimizin kadrajına girmemeye çalışarak antin kuntin  fotoğraflar çektirdik.

kavala1kavala2

Kavala’da yapılacak en güzel şey gecikmiş Rakı balık sofrasını kurdurmak diye düşündük. Garson abi,-o da Yorgo idi galiba-güzel Türkçe’siyle sipariş aldı, tavsiye verdi. Rakı bildiğin uzo, kalamar da bildiğin kalamar sayılır da, burada halka şeklinde değil daha çok küçük ahtapotlar gibi geliyor masaya. İlk kez köpek balığının tadına baktım. Alışılmadık, ekşi bir tadı var. Kötü değil ama bir daha yer miyim bilmiyorum.

Kısaca Selanik’i İzmir kordonuna benzetme klişesine katıldığımı söyleyeceğim. Özgün teşbihlerim de olacak. Bence Kavala, küçük, körfez ve sahil kenti olması özellikleri nedeniyle bir İstinye ya da Türkbükü havasındaydı.

İskeçe derseniz, meydandaki saat kulesi, bizim Büyükada’nın meydanına çok benziyordu.

iskecemeydan

Yine olsa yine giderim diyebileceğim bir yerdi Selanik. Öyle ya da böyle güzel bir hafta sonu yaşadığımı söyleyebilirim.

Hayat gezene güzel, avuçla antidepresan yutacağına insan, her fırsatta soluğu bir yerlerde almalı…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s