Acil Servis vs Hipokrat Yeminli Türk Teyzeleri

Geçtiğimiz cumartesi, annemin 3 gündür dinmek bilmeyen kol ağrısı nedeniyle soluğu devlet hastanesinin acilinde aldık. Gitmeden önce örnek birey, düzgün vatandaş olan annemi ikna etmem gerekti. Zira kendisi, sadece kolu bacağı kopan, kaza geçirip avaz avaz bağıranların acile gitmesi gerektiğini, kimsenin yerini işgal etmemesi gerektiğini düşünüyordu. Nerdeyse kavga ederek ikna ettim ve gittiğimizde benim bile beklemediğim manzarayla karşılaştık. Orada, o çılgın kalabalığın içinde 3 saate yakın süre geçirdim ve şöyle söyleyebilirim; acildeki kimse “acil” değildi. Bir kişi bile sedyeyle, ambulansla taşınmadığı gibi (hatta kol bacak sargısı bile gözüme çarpmadı), yanımızdakilerle vs. sohbet ederken anladık ki, burnu akan çocuklar, “hafif benzin solmuş, kanın mı düştü acaba” diye karısına porselen bebek muamelesi yapan pimpirikli adamların eşleri dışında pek de bir olay yoktu.

oncekadinlarvecocuklar

Önce danışmadan numara aldık ve herkesin birikmiş olduğu kapının önüne gedik. Güvenlik görevlisi gerçekten duyulacak bir sesle numaraları söylüyor ve insanlar giriyor ve  güvenlik bizim tarafımızda kolu olmayan kapıyı kapatıyor. Niçin kapı kolunu taktırmamışlar diye bir an düşünmedim dersem yalan olur. Sonradan anladım ki  bilerek kapı kolunu çıkarttırmaktan başka çare kalmamış. Çünkü nedense herkes sanki kendilerini almayacaklarmış gibi bir panikte. Eğer görevli bir iki dakika içeri girdiyse hemen kapıyı kırar gibi vurmaya başlıyorlar. Ve “açılın lütfen” uyarıları dikkate alınmayınca kapının önüne güvenlik şeridi çekiliyor. Bu kez şeridin içine girmeye devam edip “beni al” “benim acelem var” “başım ağrıyor” “benim dayıoğlu içeride, girmem lazım” deyip duruyor ve kapının üzerindeki “lütfen kapıyı vurmayınız” yazısını okuma yetileri de yok.

Annem sol kolunu anlatınca hemen EKG isteniyor, kalabalığı yarıp içeri giriyoruz. Müşahade odası da bekleme odasından farksız. Adamcağızın biri tekerlekli sandalyedeki kilolu ve yaşlı annesini tek başına giydirip soyuyor, işlemlere hazırlıyor. Halime şükrediyorum. Annemi o halde görmek istemezdim. Kadından sonra annem işlemlerini hallederken bir böbrek hastasının sancılarına, yerinde duramamasına şahit oluyorum ve babamın böbrek ameliyatı günleri geliyor gözümün önünde. Hastane bana flashback ve gelecek korkusu yaşatmaktan başka bir şey yapmıyor bu gün. “Burayı hasta yakınları boşaltsın” sözünden kimse etkilenmeden hasta koltuklarında takılmaya devam ediyor. Bir ara iki genç giriyor EKG için, sanırım tanıdıkla gelmişler. Hasta bakıcı “Hacı burda benle takılcanız. Şimdi her yere tereyağdan kıl çeker gibi sokucam sizi, sen karışma, bende!” diyor. Neyse ki bizim işimiz bitmek üzere, zira sıra kaybetmektense bakıcıyla kıran kırana ikili mücadeleye girmeye razıyım. Gelen kemik sesi benden olmaz bu kafadayken, onu biliyorum. İşimiz bitiyor, çıkıp yeniden kalabalık bekleme odasında sıramızı beklemeye başlıyoruz.

Ben hayatımda bu kadar sabırlı güvenlik görmedim, diye düşünürken asıl bomba patladı. Ağır şiveli konuşan 40’lı yaşlarda meymenetsiz bir kadın belini tutan 20li yaşlarda oğluyla  kalabalığı yara yara geliyor ve avaz avaz bağırmaya başlıyor. “Benim oğlumun beli ağrıyor görmüyor musun bak belini tutuyor!.” Güvenlik “hanımefendi sırayla” dedikçe ses perde perde yükseliyor. Oğlan başını eğmiş, duvara yaslanmış duruyor. Millet bir iki kez “biz de aciliz, biz de numaramızı bekliyoruz” dese de kadının şirretliğini gören kimsenin çirkefi üzerine sıçratma niyeti de yok gibi görünüyor. Sonunda içeriden doktor geliyor ve “Hanımefendi ben seni de oğlunu da tanıyorum. 3 gündür gelip gidiyorsunuz zaten, işte bak kağıtlarına da baktım bekleyebilecek durumdasın” dediğinde bile geri adım atmıyor cazgır teyze. Bir iki dakika daha söylendikten sonra gidip bir yere oturuyorlar ve çocuk 5 dakika sonra gayet rahat, Whatsapp’ından yazışıyor, birinin baktığını fark edince yüzünü ekşitmesi dışında huşu içerisinde sandviçini yiyerek sırasını bekliyor.

Neyse, sıra beklemeye devam ederken pimpirikli çiftle muhabbet etmeye başladık. Yzü solgunmuş da hemen gelmişler efendim. İnsan hafta içi aile hekimine gitse, onu bırak eczaneye danışsa bi çözüm bulur. Gelip acili işgal edenler bunlar işte. “Ee sizin neyiniz var?” dedi anneme. Annem sol kolunun ağrıdığını söyler söylemez:

-aaa aynı. aynısı benim annemde de var. uyuşmalı değil mi?

-uyuşma yok bende. sadece ağrı. biraz masaj yaptık ama…

-tamam işte annem de sürekli ovun derdi. Kalp o, kalp. EKG de çektilerse kesin… uyuşma da olur yakında.

Annemin yüzü düştü, kolunun ağrısı arttı, o soğukkanlıdır yine ben EKG sonucunu aldığım gibi danışmaya gittim.

“Annem iyi değil en azından bi baksanız”

içeri doktora gösterip geldi görevli, iyi durumda, bekleyebilir dedi de içimiz rahat etti.

Sağ olsun askerdeyken nöbet tut desen tutmaya erinen adamlar kapı önünden imkanı yok çekilmeyince numaramızı kaçırdık ve 4-5 kişi sonrasında annem girdi.Beklerken bu kez yanımdaki teyze “bahsana gızıım” deyip kolumu dürttü bir yandan-ki dürtülerek konuşmak beni çıldırtan bir harekettir

– “anan dedi ki az önce, boynundan omzuna yayılıyormuş.

(Aniden yaklaşıp bir sır vermek ister gibi fısıldadı) Bende de aynından var, fıtık o fıtık.. Maşallah bütün hastane teyzeleri hipokrat yeminli, her biri branşlar üstü bilgi sahibi, genel cerrah gibiler.Ben yorum yapmayınca konu olsun diye yine laf attı:

-Benim de beyim bak şuradaki. Onun da midesi yok. Aldırdık.

Dayanamayıp su almak üzere büfeye zor attım kendimi. Fazla beklemeden de annem çıktı. Bir kez EKG, Tansiyon ve Kan sayımı doğru sonuç vermez diye 4 saat arayla 3 kez gittik ve neyse ki bir şey çıkmadı. Şunu da eklemek lazım, hastane personelinden hep şikayet edip dururuz, ukala doktorlar, azarlayan hemşireler, dayılanan güvenlik. Evet var böyleleri ama çık deyince çıkmayan, laftan anlamayan, uyanıklık, yüzsüzlük, cazgırlık yapmaya gelen o kadar çok hasta ve hasta yakını var ki…  Neyse ki doktorlar,hemşireler hatta güvenlik görevlileri o strese, sinir bozucu hastalara ve hasta yakınlarına rağmen işlerini ellerinden geldiğince iyi yapıyorlar.

İnsanların artık eğitimi geçtim,ehlileştirilmeye ihtiyaçları oldukları bir gerçek. Sopayla dürterek sığırları falan yönlendirirler ya, hem toplu taşımada, bankalarda hastanelerde toplumla yakın mesafe bulunduğum her yerde bu ülkeden umudumu keser gibi oluyorum. Umarım Sosyal sorumluluk projesi adı altında evlere gidilip tek tek görgü, saygı, toplum içerisinde yaşama kuralları eğitimi verilip sonra da yere çöp atmaktan kuyrukta beklemeyip arada kaynamaya çalışana cezalar getirilir.

Hakikaten ölmeden önce güzel günler görecek miyiz çocuklar?

Reklamlar

Defne Joy’un ardından…

ddefne

Geçen gün iş için kullandığım flaş belleklerden birini boşaltırken çıktı bu fotoğraflar. Defne’nin bizim programdaki ilk günleri. Bugünler itibariyle aradan koskoca 2 sene geçmiş…

Defne’yi ilk olarak Çat Kapı programıyla tanımıştım. Mizah anlayışı her kadında bulunmaz diye düşünüyorum ama Defne zeki, komik, eğlenceli bir tipti. Yıllar sonra da onunla tanışma ve çalışma fırsatı bulmuş oldum. Bildiğimiz Defne’ydi gerçek yaşamdaki hali, evet… Ama zannettiğim gibi sürekli pozitif, neşeli kız değildi. Çok naif, bazen mutsuz, ama kamera karşısına geçtiği an olanca profesyonelliğiyle bildiğimiz enerjik, bomba gibi kız!

Kocasını delice sever,dünya tatlısı bir oğlu var. Can Kılıç çok küçük olduğundan bazen programa uykusuz, şişmiş gözlerle gelir, geç kalma paniği yaşasak da hemen giyinir makyajını tamamlatır, yayına çıkar çılgın bir girizgahla sunumunu yapıp, reklama pas attığı anda seyircilerin önünde dekordaki yatağa kendini atıp uyuyacak kadar doğal ve tatlıdır. (Di’li geçmiş zamanla O’ndan bahsetmeyi içim kaldırmıyor.)

Özgüveni vardır Defne’nin. Ama onun da hepimiz gibi sevmediği yönleri, beğenmediği tarafları vardır. Vücudunun çok güzel, fit olduğunu düşünmeme rağmen, iddialı elbiselerden kaçınır. Özellikle haftada 5 gün farklı kostümle yayına çıkması gerektiği için en çok zorlayan tarafı bu olmuştur.

Morali bozuk olduğunda küçük bir çocuk gibi, ekibin yanına kıvrılır, derdini paylaşır, sonra gidip orkestra provalarına katılır, mikrofonu kapar ve bağıra çağıra şarkı söyleyip rahatlar, yüzü güler o zaman…

3-4 ay boyunca nerdeyse her gün birlikteydik. (O kadar hoplayıp zıplamasına rağmen nefesle ilgili bir sağlık sorunu olduğunu duymadım, ilaç kullandığına rastlamadım.)Ve proje sona erdiğinde bir daha görüşme fırsatımız olmadı ve Acun’un “Yok Böyle Dans” programında izleyebildik onu. Yine canlı, yine enerjik Defne.

Ve o malum haber… Sabah 7’de yapımcımızın mesajıyla öğrendik durumu.

Defne… Bir gece Kadıköy’de bir evde… Nefessiz kalmış… Adam ambulans çağıracağına sokaklarda koşmuş, klinik aramış… Komşular bir takım gürültüler duymuş… Yokmuş gürültü falan. Astımmış; ilacı varmış…Alnında taze yara izi varmış.. Hayır, yokmuş… Yatağın üzerine yığılıp kalmış.

Yasin’in eşi… Can Kılıç’ın annesi… Nefes almayı bırakmış… Adam ünlü bir ailenin oğlu, ailece gazeteciler(!) Ablasının ertesi günkü yazısında “Ben geçmiş olsun beklerdim” gibi bir cümle… Kardeşi (o da aile gazetesinin yazı işleri müdürü) bu durumda kalmış… Zan altındaymış… Oysa herkes haksız yere üstlerine gelmiş çok kırgınmış. Gerçekten yazık…

2 yıl geçti… Hayat hepimiz için devam etti. Kimseye bir şey olmadı. Defne, olduğu yaşta kaldı. Ama Can büyüdü. Annesiz. Olan sadece onlara oldu. Şimdi tek yapabileceğimiz gazetelere malzeme olmuş vefat hikayesiyle, zamanla, mekanla, kişilerle yargılamamak. Çünkü dışarıdan konuşmak çok kolay. Halbuki şartlar öyle bir gelişir ki, hepimizin başına benzer şeyler gelebilir. O bir eş, o bir anne, o bir insan…

Sadece huzur içinde uyu Defne… Özlüyoruz.

deffne

“Almanya Seyahatim” veya “Bremen ekonomisini Mızıkacılar nasıl kurtardı.”

hammaburg

Yazıma yeşil pasaportu överek başlamak isterim. Hayatta bu kadar güzel bi duygu yaşanabilir mi 3. sınıf insan muamelesi gören bir Türk evladı olarak? Öğretmen emeklisi annem sayesinde vize nedir bilmedim epey zaman, canım sıkıldı, uçak bileti parasını denkleştirdiğim gibi 3 gün sonra bile çıktım yurt dışına.

İlk defa kendimi sınırdan ötede bulmam İstanbul Bremen seferini yapan Öger Türk havayolları ile olmuştu. Haydarpaşa’dan Kars’a giden doğu ekspresi tadını rahatlıkla yakaladığım bu yolculuk, gerek yolcularla konuşurken el kol hareketleri yapan hanzo hostları, gerekse çeyrek asırlık gibi görünen bol sallantılı uçağıyla aklımda kalmış.

-Nereye gidiyon?

-Bremen’e dayı..

-İçinden misin?

gibi diyaloglara rastlamak hiç şaşırtıcı olmuyor. Bremen de Hamburg gibi adım başı Türk’e rastlanan bir yer zira. Neyse, vardığımda pasaport kontrolünde yaşadıklarımdan sonra uçaktakiler çok da can sıkıcı olarak kalmadı…

Herkes pasaportlarını verdikten sonra adını sanını o zaman duymadığım, bugün de  hatırlamadığım bir Kürt şarkıcı kız ve ben sona bırakıldık. Biraz muhabbet ettik, hadi benim yeşil pasaport biraz fazla elini kolunu sallayarak girmene sebep olan bir şey ama o uluslar arası turnelere giden, pasaportu bol Schengen’li bir sanatçıymış, onu niye tuttuklarını anlayamadım. Beni almaya gelecek olan aile dostumuzu camın arkasında bekleyenler arasında göremeyince 2 metrelik sarışın Alman polisi beni bir güzel sorguya çekti. En son ben durumun ciddiyetini anlayamayıp “burada sorun nedir derdiniz ne benimle?” diye atarlanınca epey gerildik, cüzdanıma bakmak istedi.  Gurbetçi yolculardan biri de tercümanlık yaptı ama biz bir türlü anlaşamadık. Bekar ve çalışmıyor olmamdan şüphelenmiş. Neyse 15 dakikanın sonunda sıkılıp hava almaya çıkan Meral Teyze nihayet gözüktü, yoksa ilk uçakla aynen İstanbul’a gönderileceğimi öğrendim.

Gergin bir sabahtan sonra sevimli, küçük, oyuncak gibi bir şehir olan Bremen’i gezmeye başladım.

bremenss

PhotoFunia-20196fa

Hayat gurbetçilere güzel… Gördüğüm kadarıyla Stadt Hause dedikleri 2. dünya savaşında kışla olarak kullanılan, şimdilerdeyse devletin geliri düşük insanlara verdiği küçük ama sevimli dairelerde kira ödemeden ya da cüzi kiralar ödeyip, sigortasız çalışıp, işsizlik maaşını alarak yaşayan çok Türk var.

Son günlere yaklaştıkça komşulara emanet edilmekten sıkılıp bağımsızlığımı ilan ettim ve tek başıma gezdiğimde çok daha güzel yerler görebildim.

PhotoFunia-1ffc4b6 PhotoFunia-20137f1

bremenkopru

İşten çıkıp biraya koşanlar…

beerhause

Fatih akın’ın Yaşamın Kıyısında filmi vardı hatırlarsın, Nurgül Yeşilçay, annesinin peşinden geliyordu Almanya’ya… İzleyince fark ettim ki, Bremen işte o şehir. Hatta annesinin mensup olduğu genelevin de hemen önünden geçiyorsun işlek caddede. Şehirden uzak değil, aksine pek de ortada bir yerde!

PhotoFunia-200b63e

Bremen mi Mızıkacıları?

Orda burda her yerdeler…

bremenmızıka

M

Her renk her şekildeler. Onlar olmasa neyin heykelini yapacaklardı acaba…

bremenmızıkacılar

Bir de Bremen’e gelen ilk insanların üzerine kurşun döküp mumyaladıkları bir müzeleri var. Bleikeller Mumya Müzesi. Dişleri ve kadın meftaların ojeli tırnakları hala yerlerinde…

bleikeller1 bleikeller2

bleikeller4

Hamburg’da kızlar teklif ediyormuş 

Şarlman’ın yaptırdığı Hammaburg kalesinden almış şehrin adını, Hamma, “bataklık içindeki ağaçlık tepe” demekmiş. Niyetim tarihi bilgi vermek değil ama, bir iki kişi, “Ay Hamburg çok güzel memleket, vay Altona gölü ne şukela bir yer” deyip beni hayret içerisinde bıraktı…

Arkadaş, ben mi zevksizim siz mi iyi niyetlisiniz? Hamburg mimari yapılar olarak herhangi bir Avrupa kenti kadar güzel evet… İstanbul’un İstiklal Caddesini ya da Bağdat Caddesi’ni bir Mönckebergstraße (Hamburg Alisveris Caddesi) ile karşılaştırabiliriz. (daha üstün olduğunu düşünmüyorum.) Ama bir Boğaz manzarasını Altona Gölü denilen yerle karşılaştırmak gafletinde bulunmayın rica ederim! Adı üstünde, Hamma-burg, bildiğin BATAKLIK!

altonagöl3

Bi de mangal falan yapıyorlarmış bunun etrafında… Tehey…

dalyanrestaurant

Hamburg’da elini sallasan Türk’e çarpıyor gerçekten. Adres ya da yer sorduğum 10 kişiden 7’si falan Türk’tü. Biri de Azeri çıktı zaten…

Gece hayatı cidden güzelmiş, Reeperbahn dedikleri lokasyonda isteyene direk dansı, striptiz, isteyene gay showlar falan… Kulüplerde barlarda kızlar teklif ediyormuş diyollar. ben pek kalamadım gecelere. Ama dediğim gibi hakkını yiyemem gerçekten güzel şehir.

hamburgnightclubKuğulara yem atıyor amcamız, koruma yok bişi yok ama kimsecikler de kesip yemiyor.

kugu3

Hey Taksi… Tüm şehri bununla gezesi gelmez mi insanın?

hamburgtaksi

Adeta bir hayvan rezidansı olarak Hagenbeck Hayvanat Bahçesi

M3365M-4205 M3365M-4205 M3365M-4205 M3365M-4205 M3365M-4205 M3365M-4205 M3365M-4205 M3365M-4205 M3365M-4205

Konforun dibine vurmuş, çok mutluydular. İşte utanmadan hayvanat bahçesi denebilecek yer burasıdır, bizim gibi zavallıları sokaktan toplayıp, ya da yurt dışından getirip karda buzda ölüme terk etmiyor, cüssesinin yarısı kadar kafeslere kapatmıyor adamlar.

İkinci Dünya Savaşı’nda bombardıman altında kalıp harabe halinde bile güzel olan  Aziz Nikolai Kilisesi…

stnikolai1

stnikolai2

İçimiz yeterince ezildiyse, tekrar Bremen’deki son günümde keşfettiğim Schnoor fotoğrafları. Burası birbirinden güzel sokaklardan oluşan bir bölge, burayı kaç yıldır Almanya’da yaşayan Meral teyze de bilmiyormuş, hayat ordakilere güzel zannediyoruz ama 2-3 işte çalışmaktan kafasını kaldıramadıktan sonra Avrupa’da ikametgahının bulunması çok da mühim bir şey değil galiba…

schnoor1

schnoor3

Balkonun güzelliğine dikkat…

schnoor4

schnoor9

schnoor7

schnoor10

schnoor

Bremen oyuncak gibi şehir olarak kaldı aklımda. Bi’ gün yine gidersem, pork diye uzak tutulduğum kocca hot dog’lardan doya doya yiyeceğim!

Makedonya seyahatim vs “Tavçe Gravçe”

PhotoFunia-1948488

Balkanlara ve çiganlara ilgim 2007 yılında yönetmen bir arkadaşımın beni Tony Gatlif filmleriyle tanıştırmasıyla başladı. Emir Kusturica, Goran Bregoviç derken bu lokasyona olan sempatim epeyce arttı. İspanya’nın Endülüs’ünü ziyaret ettikten sonra- ki bu blogda o ayrı bir maceranın konusu olacak-Balkan gezisini kafama koymuştum.

Ayrıca ucuz uçak biletine karşı zaafı olanlardanım. Gördüm mü dayanamıyor, imkan yaratıyorum. Pegasus Havayolları benim aklımı, ben de arkadaşımın aklını çeldim ve kendimizi kuru soğuk bir aralık gününde Üsküp Havalimanında bulduk.

Hemen ilk notu düşmek istiyorum. Havalimanından çıkar çıkmaz sizi kolunuzdan çekiştiren taksicilere aldanmayın. 2-3 katı fiyatına götürüyorlar sizi şehir merkezine. Mümkünse sizi şehirden alan biri olsun ya da en kötü uçaktayken muhabbeti kurduğunuz biri varsa beraber taksi tutmayı teklif edin. Zira azıcık yola 30 euro ödemek akıllıca değil.

Uçakta tanıştığımız amca çocukken ayrıldığı Üsküp’e 50 yıl sonra kendi çocuklarını, torunlarını büyütüp geri dönmüş. Taksiye birlikte bindiğimizde şaşkına döndük çünkü taksiciyle makedonca sohbet edip tercümanlık bile yaptı, hiç paslanmamış! İleride çocuğum olursa henüz kreş zamanlarındayken 3 dil öğretmeye zorlayabilirim.

61810_390962097655529_612018943_n

Bir kaç gün öncesinden gayet ucuza gerçekleştirdiğimiz için biraz endişeli gittiğimiz Shanti hostel, çok şeker insanların işlettiği huzurlu bir yer çıktı. 18 yaşındaki Mark, ablası, erkek arkadaşı Paul’ün işlettiği küçük bir mekan; şimdiyse daha büyük ve konforlu bir yer açmışlar. 2 kişilik oda için 16 euro ödemiştik aklımda kaldığı kadarıyla. Kahvaltı dahil. Ortak alanda bulunan mutfakta kendinize kahvaltı hazırlayabiliyorsunuz.

PhotoFunia-1953c5c

Kahvaltıdan sonra ilk durağımız Üsküp Meydanı… Burada güzel kafeler, restoranlar, rüküş kıyafetler satan butikler, birbirinden heybetli anıtlar bulunuyor.  Vardar Ovası üzerindeki taş köprü Müslüman ve Hıristiyan bölgelerini ayırıyor.

PhotoFunia-1ab5da5

Yine meydanda, adını Makedonya doğumlu şairden alan bir “Yahya Kemal Koleji” var. Yurt dışındaki Türk okullarının malum ellerde olduğu dilden dile dolaşır bildiğin gibi, Yahya Kemal Koleji için de aynı dedikodular dönüyor…
HPIM5299

Arnavut kaldırımlı sokaklar çok tanıdık geliyor burada…. Türkiye’de geziyor gibiyiz.

PhotoFunia-1a92f55

PhotoFunia-1a92bf3

PhotoFunia-1a914cc

Unutmadan notumu düşeyim; burada bir çok yerde euro geçmiyor, misal sokak satıcılarından yiyecek ya da hediyelik eşya alacaksan elindeki euroların bir kısmını dinara çevirmekte fayda var.

Burada, nasıl desem, 90’larda zaman durmuş gibi. Garip kürklü, zincirli kıyafetler, sivri burun ayakkabılar… Rusların kokoş ama rüküş giyimleri gibi. Komünizmden kalma binalar var. Küçük küçük kapsül evlerden oluşan kocaman sevimsiz bir bina, en alt katta bina sakinlerine ait toplanma yeri var vs. Arabaların markası “Yugo” ve öyle külüstürler ki nasıl hareket ettiklerine şaşırıyor insan. Bunlara rağmen halk gayet görgülü, medeni. Bizden daha batılılar. Karşıdan karşıya geçerken yayalara yol vermelerinden, yayaların kırmızı yanarken kendilerini yola atmamalarından bile anlaşılıyor.

Alışveriş merkezi gezmeyi pek sevmem, meraklısına Ramstore var- Jagermeister komasına girilebilir burdaki barda, 3-5 kuruşa satılıyor shot halinde- ama ben daha çok sokaklarında gezmeyi tercih ediyorum. Türk tarafında camiler ve bit pazarı tarzı bir yer var ama çok uyumaktan o tarafı pek gezmeye vaktim olmadı. Zaten pek de sevmedim. Köprünün diğer tarafı daha çok ilgimi çekti.

Yemeli içmeli…

Esnaf lokantalarındaki arnavut garsonlar cankurtaran gibi burda…

-Buyrrunuss…

“Menüde ne varsa getir” diyen pişman olmaz. Bir kere buraya gelen parayı düşünmeden delice et yiyebilir. Etlerin tadı bir başka güzel, fiyatlarıysa hep ucuz. burda da Yunanistan’da olduğu gibi feta cheese dedikleri peynirden koyuyorlar her şeyin üzerine.. Gördüğün gibi salata da peynirli, etler de…

PhotoFunia-20252dc

Ortada görmüş olduğunuz “güveçte pişmiş kuru fasulye” gibi sığ bir tanımla harcanamayacak bir şey. Adı “Tavça Gravçe” . Baharatından mı pişirilme şeklinden mi bilinmez, bu kadar lezzetli bir şeyi yemeden dönülmez. Hemen sağındaki de “Küfte” dedikleri kocca bir porsiyon kaymaklı Köfte. yine leziz et tadı, kolesterol fırlaması yaşamak an meselesi gerçekten. Peki hesap? Leziz biralarla birlikte 2 kişi 8 euro ödedik. (Bu arada euro geçse de bol bol bozuklukla dolaşmamak, daha rahat alışveriş yapmak için 50-60 euromuzu makedon dinarına çevirdik. 1 euro 61 dinar.)

Köprünün diğer tarafında Shanti Hostel tarafından tavsiye edilen, adını hatırlayamadığım ama lüks denebilecek restorandaysa yine etli biralı yemeğimizi 2 kişi 12 euroya yedik.

İçimizdeki heykel sevgisi bambaşka…

PhotoFunia-1a955e8_o

PhotoFunia-1a8d3e6

Savaş, açlık, sıkıntı, soykırım… Yine de hiç bir şey durduramamış Makedonya ahalisini; ilham geldiğinde hayır dememişler, her yeri sanata bulanmış bir şehir çıkmış ortaya.

Hepsi bir tarafa, içlerinde bir heykel vardı ki, bizi en çok o etkiledi. Açıklama bölümünde hatırladığım kadarıyla büyük bir depremin ardından  ailesini parçaladığı bir kadının heykeli. Sol yanı eksik… Daha güzel nasıl ifade edilebilirdi ki?

PhotoFunia-1a994c6_o

Turko esintileri…

Köprünün iki tarafında da nargile kafe tarzı yerlerde Türkçe müziklere rastlamak çok mümkün. Kasketli amcalar alan oturup Kral TV’de İsmail YK klibi izliyorlar dikkatle.

Filmlerimize de bayıldıkları kesin. Sokaktaki bi tezgahta Kurtlar Vadisi yerini almıştı…

14122011175

Hosteldeki arnavut çocuk, sadece İngilizce anlaşabilmemize rağmen fırsatını buldu mu Türkçe kelimeleri cuk oturttuğu cevaplar vererek bizi epeyce güldürdü.. Etnik bir şarkı çalıyor playlistlerinde, nedir bu çalan diyoruz,

-İbrraahim Tatlıssessaaa…

Daha önce Türkiye’ye akrabalarının yanına gelmiş “Bayrram Strreet”te kalmış; Bayrampaşa’dan bahsettiğini tahmin ediyoruz.

Bizim orlar…

PhotoFunia-1a9d0d3

PhotoFunia-1a9e307_o

Ve Ramstore’da bisküvi reyonu

PhotoFunia-1a9bcd8

Agnes Gonca Boyacı, nam-ı diğer Rahibe Theresa…

gonca boyacı

Yukarıdaki Theresa portresi Fab Ciraolo isimli über bir arkadaşa ait. Rahibe Theresa Üsküp doğumluymuş ve bir dönem yaşadığı ev de müze haline getirilmiş. Asıl adının Agnes Gonca Boyacı olmasına mı, ölmeden önce yüksek ihtimal ateist olduğuna mı şaşırayım bilmiyorum, çok az şey biliyormuşum hakkında. Kadın yarım porsiyon kadar bir şey olmalı… Arkadaşımın boyutlarından pay biçerseniz anlaşılacağı üzre yatağı, eşyaları hep bir ufak tefek, hep bir tıknaz.

PhotoFunia-1aa283d

Burası bence Üsküp’ün en güzel binalarından da bir tanesi…

PhotoFunia-1aa445e

Üsküp Yahudi Soykırımı (Holokost) Müzesi

Yahudisi, Balkanı, şusu busu, katliamın her türlüsü mide bulandırıcı. Fakat yahudiler bu tip olayları herkesin hatırasına kazıımak için inanılmaz bütçeler harcıyor diğerlerinden farklı olarak; o kesin. Çılgın bir sponsor desteğiyle hazırlanmış olduğunu düşünüyorum buranın. Google’da Türkçe kaynaklarda müzenin fotoğraflarına pek rastlamadım, hiç birini elemek de istemedim.

HPIM5351

HPIM5352

HPIM5353

HPIM5354

HPIM5364

HPIM5365

HPIM5366

HPIM5367

HPIM5368

HPIM5369

HPIM5370

HPIM5371

HPIM5373

HPIM5379

HPIM5380

HPIM5381

HPIM5382

HPIM5360

HPIM5383

HPIM5384

HPIM5385

HPIM5387

2 günde görebildiklerimiz bundan ibaretti… Son olarak kaldığımız hostelin maskotunu anmadan geçmek olmaz.

mumbly

Shanti Hostel’i ilk açıldığı günden beri mekanı bellemiş derbeder bir teriyer olan Mumbly’nin ölüm haberini aldık. Aynı Türkiye’deki gibi vicdansız belediye köpekleri zehirlemiş çünkü.

Evin serseri ergen oğlu gibi arkadaşlarıyla dışarıda takılan, kendini pek sevdirmeyen, kapıları falan kendi patisiyle açan bir tip. Döndükten sonra bile, epeyce konuşturdu kendinden. Özlüyoruz…

“Speed Dating” veya “Kariyer Yaparken Biyolojik Saatimin Alarmını Nasıl Duyamadım?”

bekarbulusma

Sen; şehirli kadın…

Sen; metropol erkeği…

Ya da sen; dünyalığını çoktan kenara koyan kariyer delisi…

Her şey dahil rezidansa taşındın belki, otomatik ödeme talimatını verip check list’inden faturaları çoktan sildin, elbiselerin kuru temizlemeden yeni gelip sıcak ütü kokusuyla naylona geçirilmiş halde dolabında duruyor belki, spordan çıkıp eve geldin, laptopı açıp yarınki toplantıya sunum yetiştirmeye çalışırken mikrodalgaya “ısıtılmaya hazır” yemeğini attın ya da ona bile vaktin yoktu yemek sepetinden sipariş verdin.
Güçlü, kariyerli, koca şehirde yalnız başına ayakta durabilecek maddiyata sahip, saygın bir beyaz yakalı… Adeta Sex and the City’den bir Carrie Bradshaw kafası… Peki mutlu musun?
carrybraddshaw

Durum şimdilik gayet rahat ve eğlenceli görünse de, bu zahmetsiz hayat, gerçekten bir yerden sonra insana- hatta özellikle kadına- yetmeyebilir. Ama bırak bir randevunun olmasını, ortamını bulup karşı cinsle tanışmak/tanıştırılmak için bile vakti olmadığına eminim. Kendini “Çirkin”, “şişman”,” göbekli” olarak tanımlamayabilirsin. Şimdilik otuzlarına yaklaşmış, fit, şık, güzel, akıllı hatta menekşe gözlü olsan da, bugünler geride kaldığında ne olacak? “Çocuksuz mutluyum” derken “Ah çikolata kistim varmış ondan hamile kalamıyormuşum, vay yumurtam çatlamadı, yoksa sperm bankasına mı gitsem?” düşüncelerine hayatta kapılmazsın gibi geliyordur. Ya da haftalık raporları yakın gözlüğüyle okumaya başladığın zamanlarda elini bir fincan filtre kahve umuduyla boş sehpaya uzatman çok uzak bir gelecekte değil. Kendini “lazerle yüz gençleştirme”, “Saç ekimi” reklamlarını incelerken bulmadan önce, google arama motoruna “Dating Ajansı” yazmanı tavsiye ederim.
kalabaliktayalniz
Türkiye’de bu işi 40 yıldır yaptığını iddia eden ciddiyetsiz, döküntü ajanslar olduğu gibi, profesyonelce yapanlar da var. “Premium Dating Agency” etiketiyle, maaşı belli bir standardın üzerinde (sanırım 3000 TL üstü), prezentabl, beyaz yakalı çalışanların vakitsizlikten yapamadığını yapıyorlar. Herkese açık değil bu ajanslar. Yüksek sayılabilecek bir kayıt ücretini ödedikten sonra, psikolog ve diğer uzmanlarla görüşüp kendini iyice tanıttıktan sonra sana uygun adaylar tespit ediliyor senede 3-4 randevu ayarlamayı da garanti ediyorlar. Üstelik randevuyu-nerde yemek yenilecek, nereye gidilecek vs-senin yerine planlıyorlar. Kimseyi beğenemezsen, 3-4 ayda bir A plus mekânlarda düzenledikleri partilere iki dirhem bir çekirdek gelip olmuşundan seçme şansın da oluyor. Geçen gün bir tanıdık vasıtasıyla bu vip dating partilerden birine katılıp gözlem yapma fırsatım oldu. Beşiktaş sırtlarında muhteşem manzaralı bir otelin roof barındaki parti sadece üyelere açıktı. Açıkçası Türk insanı olarak bu tip durumlara çok da açık olduğumuzu düşünmedim bugüne kadar. Aklıma, elektrik direklerine yapıştırılmış siyah beyaz “Bekarlar turu 50 TL” afişleri gelirdi hep. Ama kapıdan girdiğim anda “Vay arkadaş” dediğimi söyleyebilirim.
hizlibulusmalar

Tek parça elbiseleri, stilettolarla kuğu gibi süzülen en fazla 38 beden genç kadınlar, bir kaçı orta yaşlı olsa da yine genç, fit, şık erkekler. Üstelik sayıları denk. Sap ya da kız kuruları partisi değil yani. Müzik idare ederdi, manzara romansı destekler nitelikteydi, içkiler çılgın pahalıydı ama olsun. İdeal ilişkiye giden yolda 20 TL’ye içilen Corona mübahtır.
hizlibulusmalarr
Gelelim “Speed Dating”e… “Hızlı randevu” şeklinde tercüme edilebilecek olan bu oluşum, ülkemizde pek bilinen bir organizasyon değil. Şık mekanlarda kadınlar ve erkekler masanın bir tarafına oturuyor, genelde önlerinde bir not kağıdı ve kalemi oluyor ve 3-5 dakika içinde birbirlerini tanıyabilecekleri can alıcı sorular sormaya çalışıyor.
countdownspeeddating

Süre bitince kadınlar/ya da erkekler bir sonraki masaya geçip yer değiştiriyor. Herkes, tüm karşı cinslerle tanışıp konuştuktan sonra not kağıtlarına yazdıkları her iki taraf için de olumlu olanlar varsa organizatör tarafından telefon numaraları birbirine iletiliyor. Sistem bu şekilde işliyor ama ne kadar sağlıklı bir yöntem, onu bilemeyeceğim. Zira ilk buluşmada böbreğini çalmaya hevesli bir karşı cinsle tanışıp tanışmaman tamamen şansa kalmış.
Uzun lâfın kısası, “amaağn bu izdivaçları da kim seyrediyo, kim katılıyo, hiç utanmıyolar mı ben anlamıyorum yaa” diye orda burda konuşurken, kendini stüdyoda “burası da kastı, talibimle reklam arasında bi sigara içeyim bari” derken bulmamak için, şimdiden şansını bu alternatifler için dene derim can ötem.