Seyr-i yorum “Ölüleri Gömün”

ölülerigömünn

Devlet tiyatrosu Cevahir Sahnesi’nde izlediğim bir başka oyun; Ölüleri Gömün’ü seçmem tesadüf olmadı tabii. Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nin hocalarından Şakir Gürzumar’ın yönettiği oyuna gitmemek olmazdı.

Önce mini bir eleştiri: ses düzeni inanılmaz kötüydü ve duman görüntüsünde sahneye salınıp duran o şey her neyse hasta olmayanı hastalık sahibi eder, tam bir astım düşmanı. Çok rahatsız ediciydi.

Ölüleri Gömün bence her çağa, her ülkeye uyum sağlayabilecek bir oyun. 20 yaşında çocuklar ceset olup savaş alanına üst üste yığılmışken, açılan çukurlara gömülmeleri gerektiğinde teker teker kalkarlar. Birinin bağırsakları karnından dışarı fırlamış, öbürünün kafasının sağ tarafı uçmuş, ama ayaktalar ve gömülmeyi istemiyorlar. Erler, çavuş korku içinde. En alt rütbeden hiyerarşik sırayla en üste, generale kadar ulaşır olay; fakat skandal olmaması için bu ölüleri gömülmeye ikna etmek; böylece olayın üzerini örtmek gerekmektedir. Çünkü Amerika’nın  selameti için, isimsiz erlere, gömülmüş ve unutulmuş ölülere ihtiyaç var. İkna olmayınca bu kez “kadınları” çağrılıyor bu 6 askerin. Eşler, metresler, anneler, kızkardeşler geliyor onları gömülmeye ve huzur bulmaya ikna etmek için. Amerikan ordusunun bu göreviyle onore oluyor hanımlar.

oluleri-gomun

Oyunun bir kaç vurucu monoloğu var. Oyun amerikan diye yabancı gelmeyen, çok yakınında olmuş gibi hissettiren. Biri Gözde Okur’un müthiş performansıyla daha da devleşiyor.

gozdeokur

Martha der ki:

“Bir şey söyle… Bir şey söyle… Orada öyle durma, tüylerim ürperiyor, sen orada öyle durdukça, o görünüşünle. Canlı olduğun zaman yeterince kötüydü, benimle konuşmazdın, bana daima yolunda bir engelmişim gibi bakardın. Başını sallama biliyorum. Mutlu olduğun tek şey cumartesi akşamları o üç-beş serseriyle birlikte içtiğin biralardan ibaretti. Mutluydun o zamanlar, ama kendi evinde mutlu değildin, benim yanımda mutlu değildin. Söylemesen de bunu biliyorum. Her neyse ben de mutlu değildim. Güneşin yılda üç kez bile vurmadığı kahrolası üç oda içinde yaşamak, hamamböceklerinin duvarlarda piknik yaptığını seyretmek. Mutlu! Haftada 18 dolar 50 sent. Elinden gelen! 18.50! Tereyağının tadını unuttum. 18 dolar 50 sent! Süt tozu, yılda bir kez bir çift ayakkabı, çürümüş et! Tanrım, nasıl da nefret ederim çürümüş etten! 18.50! Her şeyden korkarsın, ev sahibinden, gaz şirketinden, acaba bu ay hamile kaldım mı diye ödün kopar! Niye bir bebek doğurmamam gereksin? Kim söylüyor bir bebek doğurmamam gerektiğini? Niye? 18 dolar elli sent! Bebek yok! Bir evde çocuk olmalı, ama o ev dolu bir buzdolabına sahip temiz bir ev olmalı! Niye benim çocuk doğurmamam gereksin? Diğer insanlar doğuruyor, şimdi bile, savaş zamanında diğer insanlar çocuk doğuruyor. Onlar takvimden kopardıkları her yaprakla birlikte ciltlerinin biraz daha kırıştığını hissetmek zorunda kalmıyorlar. Sağlıklı ambulanslarda, güzel hastanelere gidip, bebeklerini renkli çarşaflar arasında doğuruyorlar! Onlarda tanrının sevdiği ne var ki, tanrı onlar için bebek doğurmayı bu kadar kolay kılıyor? 18 dolar 50 sentle hiçbir şey söylemeden yaşıyor, sonra seni öldürdükleri zaman ayağa kalkıyorsun. Seni ahmak seni! Gitmek zorunda kaldın ve beni bütün bunlarla baş başa bıraktın! Savaşın benimle ne ilgisi var ki, geceleri tek kelime etmeden oturmak zorunda olayım? Savaşın seninle ne ilgisi var ki gitmek zorunda kaldın.”

Diğer kadınlar beni çok etkilemedi, özellikle Henry’nin sevgilisi  (Joan Burke) silikti. Kendisini bir Bayan Dean ya da Martha olarak düşünemiyorum.

Konuya dönerseki bir diğer monolog da annesine, neden gömülmek istemediğini anlatmaya çabalayan asker Dean’e ait.

Yalnızca 20 yaşındaydım anne. Hiçbir şey yapmamıştım. Hiçbir şey görmemiştim. Bir kızla bile yatmamıştım. Bir adam olmak için 20 yıl prova yaptım ve sonra öldürdüler beni! Çocuk olmak iyi bir şey değil anne. Ondan mümkün olduğunca çabuk kurtulmaya çalışırsın. Çocukken, gerçek anlamda yaşamıyorsundur. Zamanı gözleyerek bekliyorsundur. Ben bekledim anne… Ama sonra aldatıldım. Bir nutuk attılar, bir trampet çaldılar, bana üniforma giydirdiler ve sonra öldürdüler beni!

ölüleriigömün

Musa Uzunlar, Erdal Bilingen ve Civan Canova aynı sahnede. Hepsi de ses tonlarıyla ayrı, karizmalarıyla ayrı kilitliyor izleyiciyi.

Niyeyse fena halde günümüz Türkiye’sini anımsattı bana bu oyun. Bence bu sezon gidilmesi, görülmesi gereken oyunlardan biri. Bazı sahneleriyle bir çok kişiyi ağlatacağını  garanti ederim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s