ÇAYA MI ALIŞMAK LAZIM: COFFEE FESTİVAL İSTANBUL

IOMBcDPi

Günlerden pazardı, lokasyonlardan Karaköy’dü, bir öğleden sonraydı ve ben bir festivale katıl(ama)mak için en tuhaf zamanı seçmiş olmalıydım. Evet, bu yıl ilkinin düzenlendiğini okuduğum İstanbul Coffee Festival’e doğru yol alıyordum almasına ama Fındıklı’yı biraz geçince kaldırımda yürümek zorlaşmıştı. Ve bir uğultu geliyordu uzaktan. Bir süre sonra “Arkadaşlar! Biletler tükendi! Lütfen boşaltalım burayı lütfen bu kuyruk dağılsın!” nidalarını duyunca, ne boyutta bir kalabalıkla karşılaşacağımı o anda anlayabildim.

Neyse ki son dakika bilet bulunur düşüncesiyle gitmemiştim. Kapıdan insanları yara yara girdiğimde ilk hissiyatım biraz panikti açıkçası. Kalabalık yerlerde kendimi çok iyi hissetmiyorum ve içeride bilmemkaçyüz kişinin tükettiği oksijenden arta kalanları kullanmam gerektiğini anladığımda  yarım saatten fazla kalmamam gerektiğine karar verdim.

Önce şunu söylemem gerekli, Galata Rum Okulu, şimdiye kadar önünden defalarca geçip farkında olamadığıma şaşırdığım muhteşem bir yapı. Öğrenci az diye kapatılmış, ama mutlaka aktivitelere ev sahipliği yapması gereken bir yer.

festivalcoffee

Her neyse, benim gözüme kestirdiğim bir kaç workshop vardı. Ama açıkçası o konserve kutusu tadında kalabalıkta üzerime kahve boca edilmesin, bir yere takılıp düşmeyeyim diye uğraşıp zaman kaybederken 5 katlı mekanda nerede ne var hiç göremedim. Bilet ücreti ne kadardı hiç bir fikrim yok ama “madem ödedim en az 8 bardak kahve içmeliyim” diye uzatılan bardakları kapmaya çalışacak kadar da yüksek olmamalı.

İlk olarak kendimi odalardan birine attığımda Nespresso Standına rastladım ve en çok kalabildiğim, sohbet edebildiğim stand bu oldu. Artık dilinde tüy bitmiş bir hanımefendi, kaybetmediği enerjisiyle hem bana özel küçük bir seminer verdi, hem de espresso ikram etti. Ben kahvelerin sertliği ya da yumuşaklığının çekirdeklerin elde edildiği bölgeyle alakalı olduğunu düşünürdüm, halbuki orta amerika çekirdeklerinden yoğunluk derecesi 10 ya da 3 olan espressolar içebilirmişiz, kavrulma şekliymiş esas olan. Ben epey yoğun olan kırmızı meyveli (Rosabaya de Colombia olmalı) bir espresso tattım. Daha önce espresso içmemişim diye düşündüm. Biraz sert geldiğinden şeker koymak zorunda kaldıysam da espressonun gerçek tadını yakalamak isteyenler şeker ve sütten kaçınmalılar.

Yine o kalabalığın içine girip bir başka salona daha attım kendimi, kahve makinelerinin önündeki kalabalığa karıştım. İki barista, elinde mikrofonla ziyaretçilere sevdikleri kahveleri hazırlamayı gösteriyorlardı. Sağolsunlar mikrofon iyi fikir ama şehirler arası otobüs muavini gibi çıkıyordu sesleri, bir şey anlaşılmadı, tek görebildiğim süt köpüğünden nasıl kalp yapıldığıydı. Eğlenceli bi şey olsa gerek.

Bu arada yorulup dinlenmek isteyenler için tek görebildiğim 2 kişilik bir koltuktan başkası değildi. Orda da girdim gireli aynı kişiler oturdu kaldı zaten.

5 kat dolusu stand vardı muhtemelen ama ben ikinci katta tansiyonum düşer gibi olunca bir alt kata indim. Son olarak orayı turlarken yukarıda kahve yapımını gösteren beyefendiyi durdurdum. O kalabalıkta ufak bi dinlenme molası hayaliyle -zannediyorum coffee manifesto- standına gidiyordu ama ben yakalamışken aklımdaki soruyu sormalıydım: “Bana Kopi Luwak’tan bahsedin!”

Indonesians Farm Civet Cats To Produce World's Most Valuable Coffee

Not: Kopi Luwak Morgan Freeman ve Jack Nicholson ustaların The Bucket List filminde bahsi geçen;dünyanın en pahalı ve en az üretilen kahvesi.

“Onlara inanmayın bizim uydurduğumuz ve hayvanlara zarar veren şeyler. Tıpkı bir makine gibi kullanılıyorlar, iş çığrından çıktı, misk kedileri dışında filler de kullanılmaya başlandı!” deyip işin hiç bilmediğim bir boyutuyla tanıştırdı beni.

Espressonun tadı damağımdan kaybolurken bu kez Jacob’s standından son bir çabayla sıcak çikolata edindim. Bir köşede, çarpışıp dökmemeyi başararak içtikten sonra dışarı çıkıp oksijenle buluşabildim. O süreçteki uzun yolculuklarda beni şaşırtan da 0-2 yaş kucak bebeklerinin hepsinin -çok haklı olarak-avaz avaz ağlamaları ve yabancı olan bizlerin çocuklara komik suratlar falan yaparak ya da başlarını severek susturmaya çalışırken bazılarının ailelerinin “ordan 2 kahve daha alsana, çocuğa da bi süt” noktasında olmalarıydı… Hatta miniklerin kalabalıktan bunalıp, sinirden anne-babalarına atmaya çalıştıkları tokatlardan “medeni mesafesizlik” nedeniyle nasibimi aldım:) Halkıydı yavrular. Ben de olsam “benim ne işim var burda” diye aynı tepkiyi verirdim.

Velhasıl, önümüzdeki yıl ikincisi düzenlenirse yetkililerden ricam; havalandırmalı,  ilk seanstakilerle vedalaşıp yolculadıktan sonra ikinci seanstakilerin alınacağı, ne bileyim çoluk çocuğa,yaşlılara dinlenme odası, ayılana bayılana, sağlık odası falan kurulabilecek bir festivalde buluşalım. Ya da bilemiyorum; çaya alışalım.

Tüm bunların yanı sıra hakkını yemek istemediğim muhteşem insanlar var. Standlarda, ayakta, deli gibi çalışan, sıkılmadan herkesin sorusuna cevap veren tüm barista ve diğer personellerin müthiş pozitif  enerjileri, samimiyetleri, sabrı, güler yüzü de muhteşemdi. Hatrınız bende 40 yıllık!

foto kaynak: http://catpoopcoffeeinc.com/ http://www.gastronomi.com.tr / istanbulcoffeefestival.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s