İşaret Dili Eğitimi ve Bir Takım Güzel İnsanlar…

Yazın 1,5 ay boyunca Kadıköy’deki Tasarım Atölyesi ve Engelsiz Pedal Derneği işbirliğiyle gerçekleştirilen İşaret Dili Eğitimine bir arkadaşım vasıtasıyla katıldım. Ve gerçekten işaret dili dışında da işitme engelliler hakkında da çok şey öğrenmiş oldum.

Bu eğitime hem işitme engelliler hem de bizler katıldık. İşitme engelli arkadaşlardan bir tanesi kendini tanıtırken bir yandan tercümanın söylediği cümle bizi şaşırttı: “Biraz İngilizce biliyorum” insan ilk etapta bir gülümsüyor önce. Ben şahsen dünyanın her ülkesinde işaret dilinin farklı olduğunu, onların da yabancı işaret dilini öğrenebildiklerini bilmiyordum. Uluslararası bir işaret dili varmış fakat sanırım çoğu kişi bilmiyormuş. Bir yandan dili öğrenirken tabii arada onlarla ilgili bazı bilgiler, sunumlar da gerçekleştirildi…

10516607_578064552310370_173261362478234195_n

İşitme Engelliler öğretmeni, bir kaç şey anlattı, içimizi acıtan…

Bir engelli öğrenciyle geçen bir diyalog mesela:

Napıyorsun, nasıl anlaşıyorsun ailenle, onlar biliyor mu işaret dilini?

Kardeşim anlıyor, biraz da konuşuyor, annem de biraz anlıyor ama kardeşim tercüme ediyor babamla hiç konuşmuyoruz…

Bir işitme engelli, tercümanla yürütülen bir cinayet davasından müebbet hapis cezası almış. Temyize gittiklerinde başka bir işaret dili tercümanıyla dava görülmüş ve cezası 4 yıla indirilmiş. Sırf para kazanmak için üstünkörü çeviri yapan o tercüman rahat uyuyor mudur acaba? Ve buna benzer çok örnek var, benim tüylerimi en çok diken diken edenlerden biri de şu; aile içerisinde tecavüz vakaları bir şekilde duyulup karakola vs yansıdığında mağdur kişinin çevirmeni de abisi, babası, akrabası.. Belki de suçu işleyen kişi. Davalar böyle aile içerisinde kapanıp gidiyor ve bu insanlar defalarca o iğrençlikleri yaşayıp kimseye anlatamayarak hayatlarını sürdürüyorlar.

Bir işitme engelli kadının Sağlık Bakanlığı’na yazdığı mektubu da okudular.  Eşi ve çocuklarıyla hastanede yaşadığı sorunları, kendisinin “engellilere tanınan öncelik” olmasına rağmen içeri alınmayıp azarlandığına ve ilgilenilmediğine dair. Hiç bir şey anlamadık mektuptan. Hatırladığım kadarıyla geçmiş, gelecek zaman kalıpları ve evde, evden gibi kelime ekleri de yok onların dilinde. “ben hastane gitti doktor olmaz der benim koca çocuk gelır orda almazlar içeri” tarzında cümlelerdi. Derdini bu kadar anlatabildiği için uğralıp bir işitme engelli tercümanıyla tekrar şikayetini sundu mu bilemiyorum… Noter işlemi yapılacağı zaman da bazı işaret dili tercümanları son derece keyfi ve uçuk rakamlar istiyorlarmış kendilerinden. Tabii ödemek zorunda kalıyorlar.

Şimdiyse işaret diliyle beraber, bize öğretmenlik de yapan 4 tane arkadaşımız da olmuş oldu engelsiz pedal derneği ve tasarım atölyesi sayesinde. Bu arada Engelsiz pedal sadece bu eğitimi düzenlemiyor. Önünde makam koltuğu bulunan isikletlerine atlayıp, zihinsel ve bedensel engellileri alıp İstanbul’da güzel bir boğaz havası aldırıyorlar örneğin.

Konuyla ilgili bir videoyu şurada bulabilirsiniz 

Bir görme engelli arkadaşla birlikte bu kez tandem bisikletleriyle Bodrum’a kadar gittiler. Her mola yerlerinde yiyeceklerinden konaklamalarına kadar onlara destek olan güzel insanlarla da tanıştılar. Bir görme engelli bisikletten zevk alır mı diye düşündüm bir an, sonra “rüzgarı ilk kez yüzümde hissettim” cümlesini duyunca O’ndan, sorumun gereksizliğini anladım… Son olarak da adalete dikkat çekmek için Avrupa’dan Türkiye’ye seyahat eden omurilik felçli bisikletçi Funda Müjde’nin hikayesiyle gündeme geldiler. Ekip O’nu, kara sınırı kapısında karşılayıp, Hollanda Konsolosluğu’na kadar bisikletleriyle eşlik etmeyi planlarken Taksim Meydanı’nda Türk Polisi bu grubu “sakıncalı” buldu ve İstiklal Caddesinden geçişlerini engelledi. Konuyla ilgili haberi burada bulabilirsiniz

Engelsiz Pedal’cılar bu gibi projelerle ses getirmeye devam edecek gibi görünüyor.

Ve O’nlara bu konuda farkındalığımı arttırdıkları için özel bir teşekkür.., Sayelerinde İşitme Engellilerin hayatına biraz daha yakından bakabildim.. İşaret diliyle birileriyle anlaşıp o anda yardım edebilirsem, onların hayatlarına en ufak bir dokunuş yapabilirsem bir gün, gerçekten mutlu olacağım. Ulaşmak isteyenler içinse derneğin facebook sayfası şudur  (Fotoğraflar TAK’ın sayfasından alınmıştır)

Reklamlar

Migren, Şifa Bedeni ve Almak İsteyene Bazı Cevaplar

66766_470143299700312_1068777237_n

Uzun zaman olmuş yazmayalı. Bir dönem hunharca giriştiğim blog sevdasından beklemediğim kadar uzak kalmışım. Kayda değer bir çok şey olsa da, şu an yakın dönemden bahsedesim var sadece. Upuzun, koskoca bir yaz uğraştığım iki projeden umudu kesmek zorunda kalınca bomboş bir yaz geçirmiş oldum diyebilirim. Gerçekten sinir bozucu.

Yine kendimi durduramadığım zihin karmaşalarının birinde kendime dur demek için dinleyecek, okuyacak bir şeyler ararken Zeynep Alan Güven’i keşfettim. İlk izlediğim videosunda tuhafıma gitti kendisi. Şifa Bedeninden bahsediyordu…

Para tuzağı kişisel gelişimcilerden biri zannettim. Ayrıca tavırları da uslubu da sert geldi bana ilk anda. Fakat izlemeye devam ettim ve şu anda üst komşum olsa çekirdeğimi alıp her akşam gidebilirim kendisine yüzeysellikten uzak, gerçekten bir şeyler bilerek edebileceğim sohbetler var gibi kendisiyle. Ablamız ayrıca bir Galatasaray ekolü mensubu ve İsrail’de Tamamlayıcı tıp okumuş, yine yurtdışında da farklı eğitimlere katılmış. Uzun zamandır da çeşitli konularda eğitimler veriyor ve ZASGE adresinden ona ulaşabilirsiniz.

İkinci beden kısmına inanırsınız inanmazsınız ama anlattığı şeylerden cımbızla çekip alınacak öğrenilecek ve deneyimlenecek şeyler olduğunu kendi adıma söyleyebilirim. Dinlerken kendimle ilgili problemler hakkında notlar da aldım. Tabii, eminim seanslarına katılmanın yerini geçmez, en kısa zamanda katılacağım.

Notlar:

-Migrenin, baş ağrısının sebebi dirençlerdir. Bunu kendi bünyenizin yarattığına kendinizi ikna etmeniz gerekir. Sebeplerinden biri de, cinsel tabular. Kendine yapılan haksızlıkların cinsel çakrayı kapatması baş ağrısına neden olabilir.

-Kendine söylenen her şeye tepki verme; özgürlükle, bağımsızlıkla kendine söylenen şeyi reddetmeyi aynı şey sanma yanlışına düşmekten muzdarip olabilirsiniz.

-Kendine yapılan haksızlıkları, olumsuzlukları unutamamak, affedememek söz konusuysa; kendinizi çok önemsemeyi bırakmalısınız. Ayrıca insan kendi hakkını savunursa etrafından gelen ilgi, şefkat azalır korkusu taşır, bu yüzden dışarıya ve kendisine karşı mağduru oynamaya devam edebilir, yani bundan bir çıkarı vardır.

-Gözlerinde bozukluk olanların, karaciğer enerjisinde de bozukluk vardır. Bu kişilerin adaleleri, kasları zayıf olur. Akupunktur ve karaciğer detoxu, çözüm olabilir.

-Varolan durumu kabullenirseniz ondan özgürleşirsiniz.

-Öfke yaratıcılığın tohumudur. Öfkeniz fazlaysa içinizdeki potansiyeli kullanıp üretmiyorsunuz demektir. Bir şeyler üretin.

-Hastalıklar, vücudunuzun kendisi karşısında vereceği tepkiyi görmek ister. Kendi düşman parçalarımızı kabul etmemiz lazım. İnsan hastalıklarını, ondan öğrenmesi gereken şeyler olduğu için yaratır. İnsan, varlığından utanç duyduğu parçalarını kendi içinden çıkarmak ister ama bu mümkün değildir. Kendi içimizin bütün alanlarıyla yüzleşmemiz gerekir.

-Dış dünyaya kızıp sinirlenme, kendi içini dönüştür.

 

 

Nevrotik Hanımın Otohipnoz Denemeleri


Dediğim gibi, küçüklüğümden beri , çok meraklıyım bir takım bilimsel ve bilim dışı deneyimlere. Duru görüye, levitasyona vs kaçınız inanırsınız bilemem ama artık hipnoz bilimsel bir şey ve ameliyatlarda bile anestezi yerine kullanıldığı yerler var.
Ben, otohipnoz (yani kendi kendini hipnoz edebilme) diye bir şeyin mümkün olduğunu öğrendiğimde havalara uçmuştum ve sevgili uzmanıma ilk kez bunu öğrenmek için gitmiştim.
Otohipnoz, bilinçli bir hipnoz çeşidi tabii ki. Kendi kendimizi bilinçsiz hallere sokup uyanamamak biraz trajikomik olurdu zira.

424e49
Bunu gerçekleştirmek için, öncelikle loş bir odada, rahat bir koltuğa uzanmak ya da oturmak gerekli. Ama kollar, bacaklar, kafa rahat bir pozisyonda olacak. Ve tabii ki vazgeçilmezimiz; müzik… Bilinçli halimizde Demet Akalın’dan “Türkan”a bayılıyoruz belki, ama amacımıza pek uygun olmadığından, Youtube’dan meditasyon müzikleri diye aratmak iyi olabilir. Karunesh benim favorimdir bu anlamda. Hadi elime üşenmeyeyim, ekleyeyim.

Evde yalnız değilsek içerdekileri “bi efendi olun, sessiz kalın, kapımı da çalmayın” diye uyardık. Müziğimizi açtık, ışığımızı ayarlayıp koltuğumuza uzandık. Biliyorum zor ama, bir kaç dakikalığına “Faturayı ödemiş miydim?” “Berkay hala aramadı bak kim bilir nerde?” sorularını kafamızdan atalım, konsantre olabilmek çok önemli. Kendimizi tamamen rahat hissettiğimizde derin bir nefes alarak başlamalıyız.
Açın gözünüzü, doğrulun koltuğunuzdan iki dakika: bu araya sokuşturmam gereken bir şey var, aldığınız nefes her zamanki daracık nefes ise istediğim şey o değil. Göğsünüz yerine karnınıza çekmelisiniz. Diyafram nefesi yani. Hani yogada, şan derslerinde falan da kullanılır. Yapabildiğinizden  emin olmak için ayakta dururken karnımızın üzerine elimizi koyabiliriz, bir nefes alıp bakın bakalım göğsünüz mü şişip iniyor; yoksa karnınızın üzerindeki el, doğru yaptığınızı işaret ediyor mu… Aynı şekilde elinizi belinizin hemen üzerine koyarak da kontrol edebilirsiniz bu bölgeyi.Hadi yapamadıysanız bir de burayı izleyin…

İyi, çabucak öğrendiniz. Şimdi uzanıp gözümüzü kapatarak işte bu dediğim nefesi burnunuzdan çekip ağzınızdan vererek 10 kez tekrarlayın. Kendinizi yemyeşil çimlerin üzerinde kuş ya da suyun akış seslerini dinlerken düşünün. Hemen ayağınızın dibinde aşağı doğru inen bir merdiven görüyorsunuz. Merdiven, 10 basamaktan oluşuyor. Başlayın yavaş yavaş o merdivenden inmeye. Sesli olarak sayabilirsiniz bir yandan. Her basamakta 2 saniye durarak. 10…9…8…7..6..5…4..3..2..1…
Karşınıza bir kapı çıkıyor. Tamamen hazır olduğunuzda girin kapıdan içeri. Burası sizin zihniniz. Bomboş bir oda olmalı. Duvarların rengini, odanın şeklini siz düşünün. Ama aynı şu anki karmakarışık zihniniz gibi ıncık cıncık doldurmayın odayı. Belki 1-2 koltuk, (yine rengiyle şekliyle hayal edin.) Bir masa yeter.
Kendinize sormak istediğiniz sorular var mı? Sorununuz olan insanlar? Kalbinizi kırmış ya da öfkelendirmiş birileri? Odaya alın, karşınızdalar. Konuşun. Boşaltın içinizi. “Senin ben…” diye başlayıp küfür edin demiyorum. Yapabilecekseniz soru da sorun, kendinizi onun yerine de koyarak cevap verin… Bittiğinde size, rengine yine sizin karar vereceğiniz bir uçan balon vermesine müsaade edin. Ve sıradaki gelsin
Elinizde epey balon birikmiş olmalı. Şimdi tekrarlayın, “artık çok daha huzurlu, içim rahat bir şekilde bu odayı terk ediyorum.” Hazır olduğunuzda girdiğiniz kapıdan çıkın elinizde balonlarla. Bu kez yukarı doğru aynı yavaşlıkla çıkıyoruz merdivenleri. 1…2..3..4…5..6..7..8..9..10
Yine yemyeşil çimenlerin üzerindesiniz, yine kuş cıvıltıları duyuyorsunuz, rüzgarın yüzünüze vurmasına aldırış etmeden yakındaki tepeye doğru gidin.
Herkes için ayrı renkte balonlarınız elinizde. Balonlardan birini seçin…
“X…
Ben seni affettim. Ben kendimi affettim.
Sen özgürsün. Ben özgürüm.
Seni serbest bırakıyorum. Seni affediyorum. Hayatımda olman gereken dönemde bana eşlik ettiğin için teşekkür ediyorum. Şimdiyse seni sevgiyle gönderiyorum…”
Tahmin ettiğiniz gibi, balonu gökyüzüne bırakma zamanı…
Elinizdeki tüm balonları bıraktıktan sonra derin bir nefes alıp gözlerinizi açın.
Otohipnoz uzmanı değilim elbette, hatırladığım kadarıyla ve kendime göre yazdım ama özellikle içinde başkalarına karşı öfke biriktirenler için güzel bir yöntem. İlk başta yapılanlar ya da söylenenler komik gelebiliyor, dikkatimi toplayamayıp koptuğum çok oldu. Galiba ben kendi öfkelerime, öfkelendiklerime kıyıp da bırakamıyorum bir türlü. Ama bunu yanında göz yaşları içerisinde kalan insanlar olduğunu da duymuştum. Umarım tek başına yapabilenlerin işine yarar.
Sevgiyle, ışıkla efendim…

42538e

Reklam Pazarlama Zirvesi’13

eskimolarabuzsatarim

Boş vaktim oldukça işinde başarılı olmuş insanları dinlemek üzere bu tip zirvelere katılıyorum. Özellikle İstanbul Üniversitesi İşletme Kulübü çok aktif bu konuda. sürekli bir organizasyon yapma vakti bulan çocuklar, şaşırtıcı.

Açılış konuşmasını ve ilk konuşmanın bir kısmını malesef kaçırdım. Çünkü onlarca sabah içerisinden bir sabah, ben dakikalık hesaplarla ucu ucuna yetişmeyi planlarken metrobüse gittiğimde tır çarptığını öğrendim. Bütün trafik felç olmuştu.

Neyse, apar topar Çalık Holding toplantı salonuna girdiğimde Vodafone pazarlamadan Bilge Çiftçi ve Esra Okuş konuşuyordu. Daha çok pazarlama nedir üzerine konuştular. Ve son 3-4 yıllık vodafone reklam kampanyalarından bazı reklamlar izledik.

Her zaman merak etmişimdir acaba Turkcell aniden “Harlem Shake” ya da “Gangnam Style” moda oldu diye mi o reklamları bir gecede prodüksiyonuyla, ekibiyle, tekniğiyle hazır eder? ya da reklamı yapılacak bir projesini kenarda tutar da youtube’a fenomen olacak bir şarkı ya da olay mı bekler patlatmak için… Tabii bunun cevabını henüz alamadım.

Neyse, önce Şafak Sezer’li “kırmızı” reklamları, sonrasında da BKM oyuncularının ipince esprileriyle bezenen vodafone reklamları. Rekabet çok keskinleşmişti, birbirimize düşmüştük, birbirimizin açıklarını kullanıyorduk, sonra gelen anket ve istatistik sonuçlarıyla müşterileri hatırladık,onların güvenini tekrar kazanmak zor oldu ve sadede gelelim; artık biz de yüzdedoksansekiz çekiyoruz, dediler kısaca.

Ve bence yine en eğlenceli kısım olan interaktif pazarlama ve dijital reklamcılık bölümü geldi. Dijital Youth ajansından Erhan Adsan, beni çocukluk-ergenlik zamanlarıma götürdü.

erhanadsan

Eğlenceli sohbetini fotoğraflarla, daha güncel, eğlenceli bir sunumla taçlandırdı kendileri.Zannediyorum o da bizim nesilden. 90’lardan itibaren iletişimimizdeki gelişmeyi kendisiyle beraber hatırladım yeniden.

İşte okul zamanlarımızın omuz genişliğindeki cep(!) telefonu.

erikson

Sonra tabii 146 muhabbeti.internete ilk giriş çabaları. cırrr vjjj grrrçççç diye bağlanırdı bu, eve gelen çılgın faturayı elimize alır, her ay sonu babayla yüzleşirdik.

ixir reklamı.. o kadar eskimiş ve eskimişim ki…

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/2274/banu-alkan039-li-ixir-reklami

Ve nedense benim hatırlamadığım atari reklamı. “evinize koşun atariyle coşun” sözlerine sahip, sloganı “şimdi sokaklar bomboş” olan reklamda, çocukları evlere tıkmakla övünüyor amcalar.

MIRC, ICQ MSN, yonja derken neyse ki sosyal medyamız şimdi beğenmediğimiz facebook, twitter noktasına kadar geldi. 

Ve viraller. Daha önce izlemediğim bir kaç güpgüzel viral video

Nivea’nın bu viralinde yer almak isterdim…

Bundaysa zannediyorum anında Kezban Hatemi’ye dava açtırırım.

Ve heineken birası içenlere, markanın seksi teşekkürü… şahane ablalar 1 milyon heineken müşterisine sımsıkı sarılıyor.

Bütün bunları Türkiye’de yapsalar başlarına neler gelir acaba?

Sıra Alaaddin’e geldi.

birolozcanliBirol başgan da sanki kendinden öncekiler pazarlamadan bahsetmeyi unutmuş gibi farzedip, anaokulu seviyesinde örneklemeleriyle “pazarlama nedir” sunumunu yaptı. Fena mı oldu? Benim gibi pazarlamanın p’sinden anlamayan ve sıkıcı bulanlar için iyi oldu ama zannediyorum kendisine süresi bildirilmiş olmasına rağmen fazladan 1 değil 5 değil en az 15 slayt hazırlamış.

Bitmedi arkadaş!

Resmen üniversitede almadığım kadar ders gördüm orda… Tabii ki süresizlikten soruları alamadı kendisi.

Bu arada naçizane eleştirimi de yapmadan duramayacağım. Sevgili işletme kulübü, keşke böyle sıkış tıkış saniye saniye keskin bi program yapmak yerine konuşmacı sayısını azaltmalı ya da 2 güne bölmeliydi mevzuyu. Aslında herkesin anlatacak daha çok şeyi ve cevaplayacak sorusu çıkardı eminim.

Yine Coffee Break’te sponsor Arbella’nın üzerinde dumanı tüten standının önünde kuyruk vardı.

Zannediyorum en çok beklenen bölüm buydu. GS Store, Fenerium  ve Kartal Yuvası zincirlerinin Genel müdürleri geldi. Nurettin Kantarelli, Aydın Kirman ve Harun Özdemir iyi adamlar hoş adamlar ama bir Beşiktaş’lı olsam da objektif olarak şunu söylemeden geçemeyeceğim, en çok önemseyerek gelen yine Kartal Yuvası’ndan Harun beydi. Diğer ikisi, kaaveye bi uğrayayım da geleyim düşüncesiyle evden çıkmış gibi (eski kot pantolon vs) özensizken Harun bey çok şık takımı ve kravatıyla jantiliğini ortaya koydu.

Bu arada panel sırasında êskimolarabuzsatarim hashtagiyle bişeyler yazmamızı istediler. Bazı tweetler gayet edepli, oturaklı insanlar tarafından yazılmışken (çook eğlenceli zekice tweetler de döndü arkada) bazıları her zamanki gibi kantarın topuzunu ayarlayamadılar.

“iphone şarjı olan var mı?”

“piston aşağı indi”

“Nurettin beyin göbeğinin üzerindeki düğme isyan ediyor patlamak üzere keh keh”

“siz şikeci değilsiniz de nesiniz lağn”

seviye giderek düştü anlayacağınız ve organizasyondaki çocuk her nasıl bildiyse salonun en arkasına gidip hadsizlerden  birine atarlandı. Sonra projeksiyonu kapattılar zaten.

Ve her takımdan 3er tane forma hediye edilerek bu bölüm de bitti.

Giderek mola vakitleri azaltıldı, sıkış tıkış programdan dolayı ve Simay Alsan’ın bölümü başladı.

Sağolsun o da pazarlama nedir ne değildir kısmına girmeden örneklemelerine geçti, eskiden yeniye bir BMW geçişi izledik. Tabii ki nostaljik olanların gönlümde yeri ayrı olduğundan burada yeniden hatırlamak istediklerim şunlar

caavohiryx1 nostalgiabmw tarihibmw

Ve tabii 2013e doğru über gelişmiş, efendime söyleyeyim yakıtı da en az yakan arabayı üretmişler.

dundenbugunebmw

Süre sıkıntısı nedeniyle Simay hanımın da lafını ağzına tıkadıktan sonra Profilo Pazarlama Müdürü Bahriye Bayraklı Tavukçuoğlu geldi ve Simayhanımın süreyi aşmasına da inceden dokundurarak  konuşmasına başladı. Tabii profilonun annelerle ilgili çektiği reklamlar hepimizi gülümsetti.

Kulağım beni yanıltmadıysa Asuman Dabak’ın sesiyle devleşmiş bi reklam

Ve zamanında beni çok güldürmüş olan bu reklam, yine bütün salonu güldürdüyse demek ki gerçekten iyi iş çıkarmışlar, Anne niçin bana baktın öyle reklamı…

Son olarak, bir teyze dikkatimi çekti bu zirvede. Ben kızını oğlunu falan getirip bıraktı zannettim 50’lerinde bi ev teyzesi, çıkardı ajandasını, sonuna kadar notunu tuttu, bi de sorular yöneltti konuşmacılara. Kimdi hala çok merak ediyorum. Bilen varsa yazsın bana!

Özetle yine yararlı bir etkinlik düzenlemişti İstanbul Üniversitesi.  Bizden sonraki nesil gerçekten çok acaip,  çoğunluğu oluşturan şımarık ergenlikten çıkamamış üniversiteliler,mezuniyetten sonra  meydanı boş buldukları anda, iki katı yaşındaki adamların göbek üstü düğmeleriyle eğlenecek, yersiz zamansız şike geyiği çevirecek kadar gereksiz işlerle uğraşmaya devam ederken. Fakat çok aktif, çok olgun, tam bir yetişkin gibi davranıp bu tip aktivitelerde yer alanlar zannediyorum okulları biter bitmez güzel bir kariyere adım atacaklar diye umuyorum.

Son olarak google’da 2012’de en çok neler aranmış videosunu da izlememek kayıp olurdu. Ben yeni izledim o da ayrı.

http://www.akilli.tv/video/2012-Yilinda-Googleda-En-Cok-Arananlar_670488

Girişimcilik Zirvesi izlenimlerim veya kaşmir keçisine sarılıp nasıl zengin olunur?

etkinlik_istanbul_universitesi_girisimcilik_zirvesi

Bugün, İstanbul Üniversitesi işletme kulübünün düzenlediği “Girişimcilik Zirvesi”ne katılmak üzere Avcılar Kampüsündeydim. Sakarya Üniversitesi’nde böyle etkinlikler bulmak zordur. Öğrenciler dersten kantine, kantinden eve giderdi bizim okulda. Burdaysa öğrenciler gayet aktif olarak bir çok etkinlikler düzenliyorlar. Benim gittiğim sadece bir tanesiymiş. İşletme Fakültesi Oditoryumunda gerçekleşen zirvede Mobilera’nın kurucusu Ferda Kertmelioğlu, Silk&Cashmere kurucusu Ayşen Zamanpur, Markafoni kurucu ortaklarından Tolga Tatari ve Choc’nette kurucu ortaklarından Mehmet Fatih Kacır vardı.

ferdakert (2)

Ferda beyi, sahnede mikrofonla bile herkesin zor duyacağı bir volümde sesi ve inişsiz çıkışsız dümdüz konuşmasıyla dinlemekte zorlandım açıkçası. Kendisi konuşma hazırlamamış, çok kısa kendini tanıtacakmış, soru cevap gitmek daha iyi olurmuş. “Girişimcilik nedir?” diye konu başlığı belirlendikten sonra soru cevap gitmek istemenin mantığını anlamadım açıkçası. Madem öyle panel olarak yazılsa daha iyi olacakmış diye düşünüyorum.

Ayrıca tam tahmin ettiğim gibi “evet soruları alalım” deyince uzuuun bir sessizlik oldu. Sonra bir kaç kişi el kaldırıp sırf sormuş olmak için soru sordu ama zaten izleyicilere mikrofon da verilmediği için arkadakiler olarak onların sohbetlerine pek kulak misafiri olamadık. Bu sıkıcı kısım geçtikten sonra ise, molada Oses Çiğköfte, Redbull, Bien kruvasan ve Arbella Makarnaları sponsorluğu bizi mutlu etti. Kıtlıktan çıkmış gibi her standa aynı anda saldırmaya başlayanlardansa pek bahsedesim yok.

İkinci oturumda çok daha neşeli, enerjisi ve esprili konuşmasıyla kendini dinleten Ayşen Zamanpur vardı. Silk & Cashmere CEO’sunun bir kadın olduğunu ve sıfırdan buralara geldiğini öğrenmek, bir kadın olarak beni daha da şaşırttı, şahane bir durum Türkiye şartlarında.

zamanpuraysen

Zamanpur’un konuşmasına başlarken söylediği ilk şey şu oldu:

“Sağlıklı bir ruh ve sağlıklı bir bedene sahipseniz, ve iyi bir eğitiminiz varsa şanslısınızdır. Ve ben bundan başka bir yerde şans faktörüne inanmam.”

Gerçekten de özellikle Türk’lerin kanına işlemiş bir şeydir bu, Şartları, ekomomiyi, hükûmeti, aileyi, okulu vs suçlamak. Oysa, bunların hepsinin bahane olduğunu zaten kendimize de zaman zaman itiraf ediyoruz.

Tabii, Ayşen hanım da hayata 1-0 önde başlayanlardan olduğunu kabul ediyordur sanırım. Robert College, ardından Boğaziçi Üniversitesi mezunu olduğunu söyleyince salonda şööyle bir dalgalanma oldu. “Zaten ne zaman konu buraya gelse böyle oluyor” dedi :)

Mezuniyetin ardından 6 ay iş aramış ve bazı şirketlerden hiç bir haber gelmediği gibi çoğunlukla başvurularına olumsuz cevaplar almış. Kendi deyimiyle “torpille” Şişecam’a girmiş ve 5 buçuk yıl orda çalışmış. Ardından onu da bendeki “her şeyden sıkılma” huyu dürtmüş ve 5 yıl sonra orada kendini göremediğinden istifa etmiş. 

Yaşıtlarım bilirler, Türkiye’nin ilk alışveriş merkezi Galleria’dır. Bizim çocuk aklımız tamamen oyun merkezi olan Fame City’deyken, büyüklerin de ilgisini çekmiş Galleria. Ayşen hanım, orada bir Benetton mağazası açmış.

“Herkes bana üzülerek baktı. Ailemin, arkadaşlarımın, akrabaların gözünde “vah vah Ayşen ne durumlara düştü bakışını görebiliyordum. Çünkü Boğaziçi’li, kariyeri olan ama esnaflık yapan biriydim onlara göre.”

Ama 7000 şube içerisinde dünya ikincisi olunca işler değişmiş. Luciano Benetton, Türkiye’ye gelip, Ayşen hanımın elini sıkmış. Ardından 7 mağaza daha gelmiş.

Sonra başkalarının ürünlerini sipariş ver-kira, fatura, vergi öde, sat, kazan döngüsü de kısırlaşınca kendi işini, kendi üretimini yapmaya karar vermiş ve kaşmir üzerine yoğunlaşmaya karar vermiş. Eşini önüne katıp işin ana vatanına; Çin’e gitmiş.

kashmirkecisi

“Rusya dağılmıştı, dünya “Çin ne zaman dağılacak?” diye bekliyordu, Çinliler İngilizce bilmiyordu ve ben Benetton mağazalarımızı devredip, Çin devletiyle iş birliği yaptım ; Silk&Cashmere şirketimi kurdum. O zaman iki çocuğum vardı ve 18 saat tren yolculuğuyla Pekin’e kadar gidip, tüm kadınlar evde ya da alışverişteyken keçi ağıllarında en kaliteli ve en ucuz kaşmiri elde etme hesapları yaptım.

Nihayet 93 yılında ilk mağazayı Zürich’te açtım. Ve ilk 5 gün hiç bir satış bilgisi gelmedi. Ve ilk kez o zaman, keşke babamın söylediği gibi doktor olsaydım, dedim. Fakat 5 günün sonunda telefonda çığlık attım, Zürich mağazası, bize bir türlü ulaşamamış, ürünler bitmiş, acil olarak yeni siparişleri bekliyorlardı.”

Şu anda, 160 noktada satılıyor. Kuzey Afrika’dan Çin’e, Azerbaycan’dan Kanada’ya, İngiltere’den Türkiye’ye bir çok şubeleri var.

Bence çok şey öğrenilecek bir başarı hikayesi. Ve Zamanpur’dan bir kaç öğüt:

  • ekonomik durumu, aileyi, eğitimi, hava durumunu bahane etme, bir şeyi çok iste ve onu al.
  • İşiniz ne olursa olsun aklına geldikçe kendine sor; ben ne yapıyorum? küçük detaylara muhakkak dikkat et ama kendine, kariyerine uzaktan bakıp büyük resmi gör.
  • Yapacakların kadar yapamayacaklarını bu yaşlarda belirlemen çok önemli.
  • Hayatta en büyük risk, hiç risk almamaktır, risk alınca başarılı olabilirsin.
  • Bütün paranı bilinmeyene yatırma. Risk de ölçülebilir bir şeydir.

Daha fazlası için, yazdığı “Kaşmir Yolu” kitabı satın alınabilir. Tüm geliri Kagider’e bağışlanıyormuş.

3. Oturumda Tolga Tatari vardı.

tolgatatari (2)

Görüldüğü gibi kendisi pek bir hoş, pek karizmatik :)

Kendimi ciddiyete davet ediyor ve Tolga Tatari bölümünü aktarıyorum.

Tolga bey, eğitim konusunda pek örnek gösterilemeyeceğini söyledi çünkü kendisi 4 kez liseden, 3 kez de üniversiteden atılmış. Okulu sadece askerlik için bitirmiş; 10 yıl sonra…

ilk olarak Bilkent Üniversitesi’ne kaydolmuş ve 18 yaşında bilgisayar parçalarıyla ilgili kurduğu küçük şirket 5 ay sonra batınca İstanbul’a dönmüş ve 19 yaşında Massive Attack, Placebo, Alanis Morisette gibi isimleri Türkiye’ye getirip geniş çapta konserler düzenlemiş. Burası da batmış.

Ufak bir odada kendi kendine yazılım öğrenmeye başlamış ve son okulu Bilgi Üniversitesi’ndeyken evlilik com sitesini kurmuş.

“Türkiye’nin ilk iphone uygulamasını yazdık. Bir çok müşteriye çalıştık ama kendimize ait bir iş fikrimiz olsun istedik hep. Ortaklarımla beraber E-tohum toplantılarından birinde, Fransa’da moda olan -private shopping- kapalı alışveriş kulüplerinden birini kurma fikrini açıkladığımızda kimse bize inanmadı.Çünkü o zamanlar internetten alışveriş yapanların %80’i erkekti ve internette sadece elektronik satılıyordu. Bizse kadın hedef kitleye, giysi, ayakkabı satmayı planlıyorduk

İlk 1 senede 1 milyon üyeye ulaşmışlar. Şimdiyse katlanarak artmış durumda. Ve bana ilginç gelen noktalardan biri ise reklam bütçesi ayırmaya pek ihtiyaç duymamışlar çünkü kulaktan kulağa reklam yoluyla zaten hedeflerine ulaşmışlar. Şu an günde 40 bin ürün satıyorlarmış.

Markafoni grup şirketleri bünyesinde bulunan Türkiye’de markafonicity, Zizigo.com, MissPera.com, PayU ve ucuzu’nda, yurtdışında da Avustralya, Ukrayna, Yunanistan ve Polonya’daki özel alışveriş kulüplerinde hisselerim var.” diyor Tolga Tatari. Eğer soyad benzerliği değilse bu ailenin en sempatik üyesi olsa gerek.

chocnettee

Son kısımda Mehmet Fatih Kacır vardı. Kendisi alışveriş merkezlerinde yutkunarak baktığım çikolata şelalesi fikrini Chocnette markası altında Türkiye’ye getiren kişi.

Yien başarılı bir özgeçmiş sahibi kendisi. 1984 doğumlu, İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesini dereceyle bitirmiş. Zaten okulu bitirdikten 3 gün sonra işlerini kurmuşlar.

Gerçek anlamda ilk deneyimi Choc’nette olmuş. Zeytinburnu Olivium Alışveriş merkezinde 3 ortağıyla açtıkları standda görevli kız işi bırakıp kaçınca üçü durmaya başlamış standda. Şu an tüm alışveriş merkezlerinde standları var.

Belki önyargılı bir görüş olacak ama bence onunki tam olarak sıfırdan zirveye başarılı girişimci hikayesi değil.

Kendisi İstanbul Ak Parti milletvekili Ünal Kaçır’ın oğlu. Yine Boğaziçi’li olan eşiyle nikahlarını İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş kıyıyor, Nikah Şahitleri ise Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yapıyor.

“Herşey nasip, kısmet, inşallah” demek çok kolay ama bu, duruma biraz iyimser bir bakış açısı. Bir sürü girişimci hikayesi duyduk dinledik, Hiç batıp çıkmadan, hop diye sermaye bulup, ilk işini tutundurabilmek herkes için mümkün mü? (Keşke “şans” a inanmayan Ayşen hanım da bu son konuşmayı dinleseydi.)

Ayrıca, New York Empire States’in seyir terasında yer alan simulasyon şehir turu fikrinden bahsetti. Yıllar sonra Sapphire alışveriş merkezinin seyir terasını görünce bu Skyride fikri tekrar aklına gelmiş. “Gittik konuştuk, fikri sunduk, hatta 3 boyutlu planladık kabul ettiler.” Sormak isterim, oldu bitti diye kısacık bi cümleye sığacak kadar kolay olur muydu bu iş; AVM’nin sahibi Kiler GYO olmasaydı? Çünkü Vahit Kiler de Ak Parti Milletvekili.

Her şey torpille olmuş, ya da baba parasıyla veliaht olarak şirketin başına geçenlerden biri denemez asla… En başta akademik başarısını görmezden gelemem ama mezuniyetten 3 gün sonra kendi işini kurmak da arkasında destek olacak hiç kimsesi olmayan her öğrenci için o kadar kolay olmazdı.

Dolayısıyla etkileyici başarı hikayeleri, daha çok sıfırdan başlayanlardan çıkıyor. Ve benim bildiğim en önemli başarı hikayesi de Avustralya’da yaşayıp, ülkenin 40 yaş altı zenginleri listesine giren ve ardından genç yaşta vefat eden Yozgat’lı Mustafa İlhan‘ın hikayesidir.

John Ilhan of Crazy John's.

Madrid Seyahatim vol 1 vs vize düellosu

tepedenmaddrid

Sıkı bir “ucuz bilet takipçisi” arkadaşım, kahvecide otururken “saat 12’yi geçmeden eve gidelim” dedi. Dedim ki “hayırdır?” “Türk Hava Yolları’nın kampanyası var Avrupa şehirlerinde vergiler dahil gidiş dönüş 99 Euro’ya Paris’e bilet alacağım ve bugün son gün” Oradan nasıl hızlı kalktım da eve gittim çok flu hatırlıyorum, gözüm döndü açıkçası. Kaldı ki sonrasında bu fiyata gittik dediğimde bir çok kişi de inanmadı.

Aklımdaki şehirler, kalacak yerimin olacağı şehirlerdi. Milano veya Madrid. Zira lokasyonda bulunan bir arkadaş hem tasarruf sağlayıp hem de kısıtlı zamanda tatmin edici bir gezi planı da yapıyor.) Az sürem kaldığı için sosyal ağlardan iki arkadaşla da iletişime geçtim ve Madrid’deki Miraç’tan cevap alınca ona uygun tarihleri belirledik. Kendi kredi kartımı kullanamadığım için arkadaşımı aradım ve ondan rica ettim. Ona da durumdan bahsedince “Ben de bir süredir İspanya’ya gitmek için fırsat kolluyorum bir bilet de bana al” deyince yalnız kalmayacağıma da ekstra sevinerek saldırdım siteye. Biletlerimizi ve benimle gelecek olan arkadaşımın hostelini de booking’den ayarladıktan sonra iş vize almaya geldi. Bilenler bilir, “Öğrenci vizesi” kadar kulağa hoş gelen başka bişey yoktur. Normal turistik vizede özellikle biz medya çalışanlarının çoğu, patronlar tarafından sigortaya pek layık görülmediğimiz için öğrenci belgesiyle tüm işleri halledebilmek gerçekten güzel oluyor. Bu arada İspanya Konsolosluğu, Harbiye’de bulunan bir aracı firmaya vermiş vize işini.

Oradan randevu aldım ve fakat ilk aksilik beni bulmakta gecikmedi.

Açıköğretim fakültesi kayıt yenileme döneminde efendim, öğrenci belgesini gelecek pazartesiden önce alamazsınız. Ee acil işi olan ne olacak? Bekleyecek. Haydii, vize randevumu iptal ettim. yeni vize randevusunu pazartesiden bir kaç gün sonraya aldım, yine düştüm aöf büro yollarına, bu kez de sistem bir türlü kendine gelemediğinden belgeyi veremeyeceklerini söyledim. “E bari bir numara verin de boşuna gidip gelmeyeyim” dediğimde 444 10 26 numaralı call center hattına yönlendirildim. Sürpriiiz! bu hatta 7/24 hiç bir türlü ulaşamıyorsun. Açıköğretim Bahçelievler numarası? sabah 9dan akşam 5’e kadar full meşgul (ya da açık bırakılmış!) Eskişehir Anadolu Üniversitesi öğrenci işleri de durumla ilgilenmeyince hızımı alamayıp Beşiktaş’tı, Aksaray’dı tüm İstanbul numaralarından da aynı meşgul tonunu aldıktan sonra Ege bölgesine, Karadeniz’e  ulaştım ve hatırladığım kadarıyla bir Adıyaman’daki bir de Gümüşhane AÖF bürosundaki kişiyle konuşup sistemin hala düzelmediği bilgisini alabildim. Tam artık umudumu vizeden de kesmişken şaşırtıcı şekilde sistem düzeldi ve öğrenci belgesini alabildim, biyometrik fotoğraf için de çılgın kazıklar atan fotoğrafçılar yerine küçük mahalle arasında bir fotoğrafçı buldum ama onda da cemaatçilere özgü bir sakinlik, bir munislik var ki insanı çileden çıkartır! Acelem olduğunu belirtmeme rağmen makası eline alması bile iguana hızında. Neyse kendisi rötuş kısmında uğraştı durdu, biyometrik fotoğrafta düzeltme olmaması gerekiyorsa neyle uğraştığını merak ettim, etmez olaydım. Beyfendi, Garfield’lı bir çerçevenin içine, fotoğrafın büyük halini yerleştiriyormuş, “bizden size bir anı” diyor bir de. Kızsam mı ağlasam mı bilemedim o an.

Sıra geldi Vize görüşmesine. VFS Global firmasının önü tıklım tıkış çünkü sadece İspanya değil, çok sayıda ülke sanırım bu konsolosluk suikastleri nedeniyle aracı kurumlara yönelmiş. Aracı kurum da aracılığının bedelini güzelce alıyor ve vize başvurun reddedilirse bile paranı geri vermiyorlar. Olan yine zavallı başvuru sahibine oluyor.

Sıramı bekledikten sonra 5 numaralı gişeye yöneldim (neden numarayı söylüyorum? VFS Global’e yolunuz düşerse umarım siz de beşinci gişedeki siyah saçlı genç arkadaşa denk gelirsiniz zira yardım etmek için elinden geleni yapıyor.)

Fotoğraf, öğrenci belgesi, uçak biletleri, vize formu tamam. fakat akıllı ben, Madrid’deki arkadaşımın ıslak imzalı davetiye göndermesi için vakit olmadığından booking’den formalite icabı yaptığım hostel rezervasyonunu 1 gün eksik yapmışım. Neyse ki gişedeki çocuk “hemen değiştirip getir” dedi ve koşarak internet cafeye gidip son gün için de rezervasyon yaptırıp çıktısını getirdim. Ufak tefek bir kaç eksiğim olsa da belgeleri aldı ve bu sefer de BAYRAMDAN SONRA sendromu başladı. Bayramda çalışmıyormuş konsolosluk efendim.  Ve şöyle söyleyeyim, uçuş günümden bir kaç gün önce vizem elime geçti, sayfayı büküp hareket ettirerek C tipi Multiple 30 gün dolaşımlı Schengen vizemin parıltısını bir süre izledim. Ve, 4-5 ay önce akbilim bile boşken twitter’a yazdığım bir cümle geldi aklıma.

“Allah’ını seven üstüme gidiş dönüş Madrid uçak bileti ve Multiple C schengen vizesi atsın!”

Enerji temizliği deneyimim: “Yüksek Benliğim ve Ben”

10-11 yaşlarındayken odamdaki divanın altında onlarca “Bilinmeyen” dergisi bulmuştum. Levitasyon, arada kalmış bedensiz ruhlar, Kirlian fotoğrafçılığı, astral seyahat, duru görü derken kendimi çatal kaşık bükmeye ya da yerden desteksiz havalanmaya çalışırken buldum.

Görmüş olduğunuz Rus teyze, yeteneğini onlarca kişinin önünde, fotoğraflatarak kanıtlayanlardan, keza Uri Geller de dünyayı dolaşıp herkesin gözü önünde kaşık bükerek ödüyor faturalarını.

Babam zamanında metafizik cemiyetindeyken almış bu dergileri, fakat sonraları cemiyette ona da saçma gelen şeyler olmaya başlayınca ayrılmış, dergiler divanın altına atılmış. Bu tip konularda inanılacaksa bile insanın çok ölçülü, kontrollü olması gerekiyor bence.

Yoksa kendini kaybetmek an meselesi. İyisi mi diyorsun, ÖSS’ydi, kariyer sitesinde CV doldurmaydı derken zaten hayat 20lerin ortalarına geldiğinde epeyce “ciddi”leşiyor, benim için de öyle oldu. Uzun yıllar bu mevzularla ilgilenmedim.

Genelde başım çok ağrır, doktora giderim, ağrı kesici yerine antidepresan yazar, boynum tutulur 1 hafta yataktan doğrulamam, fizik tedavi uzmanına giderim “hayatta her şeyin kusursuz olmasını bekleme, boynunda bir şey yok, adalelerini kasmışsın” der. Her kapı psikolojimize çıkıyor kısacası. Devlet hastanelerindepsikolog imkanı pek olmuyor, psikiyatriste gittim bir kaç kez, sonra özel hastanede psikolog ve psikiyatriste devam ettim. (hatta o maceranın konusu bu yazımda.)  Neyse, zaman geçti, bir arkadaşımın tavsiyesiyle bu kez Davranış bilimleri uzmanı ve varoluş terapistine gitmeye başladım.

Velhasıl, enerji, kuantum, telkin işlerine yeniden el atışım da 2 seneye tekabül etmekte. Kendimi tamamen fiziksel dünyaya kaptırmışken yeniden gözle görülmeyenlere odaklanmak insana sıkıntı veriyor ve inancım da kalmamış sanki. Bir de devam ettirememe sorunum var.

Örneğin EFT çalışmaları(vücudun bazı noktalarına küçük ve ritmik vuruşlar yaparak olumlu telkin cümleleri söyleyip 21 günde yeni alışkanlık  geliştirmek) gerçekten bir takım insanlarda işe yaradığını bildiğim halde 1 kez yapıp bıraktım. Zayıflamak, lisan öğrenmek ve kim bilir zorlandığımız nelere çözüm olabilecek bir teknik aslında… Yapabilseydim EFT sorunun (devam ettirememe) kendisine bile bir çözüm getirebilirdi.

Uzmanımızın geçmiş yaşam terapisi ya da enerji temizliği ile ilgili toplu çalışmaları da bulunmasına rağmen ben özellikle uzak durdum bugüne kadar. Son seansımız biraz enteresandı ve özellikle bunu paylaşmak istedim.

Öncelikle rahat bir koltuğa uzandım, üstüm örtüldü, ellerimi kalbime yakın yerlere koyup gözlerimi kapattım. Sonra yüksek benliğe hitaben sorulan sorulara parmaklarından içinden gelen herhangi birini kaldırarak cevap verdim. (Nasıl oluyor dersen, bilmiyorum. Aklımdan geçen parmağımı kaldırdığımda “evet” mi “hayır” mı demek oluyor, yahut aslında hangi parmağını kaldırdığının önemi yok mu bilmiyorum.)

Sonra ayak bileklerimden başlayarak vücudumdaki çakralarda nasıl ne renk, ne şekilde enerjiler hissettiğimi ve bunların ne zamandır orda olduklarını belirlemeye çalıştık birlikte. Örneğin sol kolumda soğukluk, bacaklarımda gerginlik ve gri bir enerji, göğsümdeyse daralmaya sebep olan pembe bir enerji tanımladım. Sonra bunlar üzerine telkin cümleleri kullandı. İçimden gülmek geliyor açıkçası böyle durumlarda.

Neyse, seans sonlandı, terapitsim “bazı cümleler yazacağım ve bunları tekrarlamanı isteyeceğim” dedi ama “hiç boşuna uğraşmayın çünkü yapmayacağım, inanmadan da bir şey yapmak istemiyorum” dedim. Gerçekten de biliyorum kendimi. “O zaman bir kaç gün sonra haberleşelim” dedi.

O gece yastığa başımı nasıl koyduysam sabah öyle uyandım dostum. Bunun nesi garip dersen, kendimi bildim bileli burnumdaki tıkanmadan dolayı uyuyamam ben, ya da sık sık uyanırım, derin uykuya hiç geçemem, ameliyat bile oldum ama bir değişiklik olmadı. Fakat nasıl olduysa işte 4-5 gecedir uyuyorum. seans sırasında bahsi geçen ve beni gülümseten “ışıklı varlıklar, onlar, bunlar” mıdır bunun nedeni, ya da psikolojik olarak mı düzeldi bazı şeyler bilmiyorum açıkçası ilgilenmiyorum da. Gerçek olan açık bir nefes yoluyla uyanma duygusunu yaşamak.

Bu hakikaten inanılmazdı.

PS: bu yazımda bulunan Nil Gün Psiko Kinesiyoloji 1. videosunun 55.. dakikasında da benzer bi şey göreceksin. Bu sistem ağrılar için de kullanılıyormuş. Bu arada ilginç bir bilgi, vücudun sağ tarafındaki ağrılar her şeyi kontrol etmeyi sevenlerde, kontrolü kaybetme korkusu yaşayınca olurumuş, sol taraf ise yaratıcı gücünü kullanamadığınızı hissettiğinizde yaşanırmış. Sırttaki ağrılar geçmişteki kıskançlık, kızgınlık, affedemeyiş sebepliyken ön taraftaki ağrılar da şimdiki anın içerisinde yaşanan sorunlardan kaynaklı. Böylece sağlı sollu girişen ağrılarımın sebebini de çözdüm, sende de varsa videoların tamamını izlemende fayda var.