Nevrotik Hanımın Otohipnoz Denemeleri


Dediğim gibi, küçüklüğümden beri , çok meraklıyım bir takım bilimsel ve bilim dışı deneyimlere. Duru görüye, levitasyona vs kaçınız inanırsınız bilemem ama artık hipnoz bilimsel bir şey ve ameliyatlarda bile anestezi yerine kullanıldığı yerler var.
Ben, otohipnoz (yani kendi kendini hipnoz edebilme) diye bir şeyin mümkün olduğunu öğrendiğimde havalara uçmuştum ve sevgili uzmanıma ilk kez bunu öğrenmek için gitmiştim.
Otohipnoz, bilinçli bir hipnoz çeşidi tabii ki. Kendi kendimizi bilinçsiz hallere sokup uyanamamak biraz trajikomik olurdu zira.

424e49
Bunu gerçekleştirmek için, öncelikle loş bir odada, rahat bir koltuğa uzanmak ya da oturmak gerekli. Ama kollar, bacaklar, kafa rahat bir pozisyonda olacak. Ve tabii ki vazgeçilmezimiz; müzik… Bilinçli halimizde Demet Akalın’dan “Türkan”a bayılıyoruz belki, ama amacımıza pek uygun olmadığından, Youtube’dan meditasyon müzikleri diye aratmak iyi olabilir. Karunesh benim favorimdir bu anlamda. Hadi elime üşenmeyeyim, ekleyeyim.

Evde yalnız değilsek içerdekileri “bi efendi olun, sessiz kalın, kapımı da çalmayın” diye uyardık. Müziğimizi açtık, ışığımızı ayarlayıp koltuğumuza uzandık. Biliyorum zor ama, bir kaç dakikalığına “Faturayı ödemiş miydim?” “Berkay hala aramadı bak kim bilir nerde?” sorularını kafamızdan atalım, konsantre olabilmek çok önemli. Kendimizi tamamen rahat hissettiğimizde derin bir nefes alarak başlamalıyız.
Açın gözünüzü, doğrulun koltuğunuzdan iki dakika: bu araya sokuşturmam gereken bir şey var, aldığınız nefes her zamanki daracık nefes ise istediğim şey o değil. Göğsünüz yerine karnınıza çekmelisiniz. Diyafram nefesi yani. Hani yogada, şan derslerinde falan da kullanılır. Yapabildiğinizden  emin olmak için ayakta dururken karnımızın üzerine elimizi koyabiliriz, bir nefes alıp bakın bakalım göğsünüz mü şişip iniyor; yoksa karnınızın üzerindeki el, doğru yaptığınızı işaret ediyor mu… Aynı şekilde elinizi belinizin hemen üzerine koyarak da kontrol edebilirsiniz bu bölgeyi.Hadi yapamadıysanız bir de burayı izleyin…

İyi, çabucak öğrendiniz. Şimdi uzanıp gözümüzü kapatarak işte bu dediğim nefesi burnunuzdan çekip ağzınızdan vererek 10 kez tekrarlayın. Kendinizi yemyeşil çimlerin üzerinde kuş ya da suyun akış seslerini dinlerken düşünün. Hemen ayağınızın dibinde aşağı doğru inen bir merdiven görüyorsunuz. Merdiven, 10 basamaktan oluşuyor. Başlayın yavaş yavaş o merdivenden inmeye. Sesli olarak sayabilirsiniz bir yandan. Her basamakta 2 saniye durarak. 10…9…8…7..6..5…4..3..2..1…
Karşınıza bir kapı çıkıyor. Tamamen hazır olduğunuzda girin kapıdan içeri. Burası sizin zihniniz. Bomboş bir oda olmalı. Duvarların rengini, odanın şeklini siz düşünün. Ama aynı şu anki karmakarışık zihniniz gibi ıncık cıncık doldurmayın odayı. Belki 1-2 koltuk, (yine rengiyle şekliyle hayal edin.) Bir masa yeter.
Kendinize sormak istediğiniz sorular var mı? Sorununuz olan insanlar? Kalbinizi kırmış ya da öfkelendirmiş birileri? Odaya alın, karşınızdalar. Konuşun. Boşaltın içinizi. “Senin ben…” diye başlayıp küfür edin demiyorum. Yapabilecekseniz soru da sorun, kendinizi onun yerine de koyarak cevap verin… Bittiğinde size, rengine yine sizin karar vereceğiniz bir uçan balon vermesine müsaade edin. Ve sıradaki gelsin
Elinizde epey balon birikmiş olmalı. Şimdi tekrarlayın, “artık çok daha huzurlu, içim rahat bir şekilde bu odayı terk ediyorum.” Hazır olduğunuzda girdiğiniz kapıdan çıkın elinizde balonlarla. Bu kez yukarı doğru aynı yavaşlıkla çıkıyoruz merdivenleri. 1…2..3..4…5..6..7..8..9..10
Yine yemyeşil çimenlerin üzerindesiniz, yine kuş cıvıltıları duyuyorsunuz, rüzgarın yüzünüze vurmasına aldırış etmeden yakındaki tepeye doğru gidin.
Herkes için ayrı renkte balonlarınız elinizde. Balonlardan birini seçin…
“X…
Ben seni affettim. Ben kendimi affettim.
Sen özgürsün. Ben özgürüm.
Seni serbest bırakıyorum. Seni affediyorum. Hayatımda olman gereken dönemde bana eşlik ettiğin için teşekkür ediyorum. Şimdiyse seni sevgiyle gönderiyorum…”
Tahmin ettiğiniz gibi, balonu gökyüzüne bırakma zamanı…
Elinizdeki tüm balonları bıraktıktan sonra derin bir nefes alıp gözlerinizi açın.
Otohipnoz uzmanı değilim elbette, hatırladığım kadarıyla ve kendime göre yazdım ama özellikle içinde başkalarına karşı öfke biriktirenler için güzel bir yöntem. İlk başta yapılanlar ya da söylenenler komik gelebiliyor, dikkatimi toplayamayıp koptuğum çok oldu. Galiba ben kendi öfkelerime, öfkelendiklerime kıyıp da bırakamıyorum bir türlü. Ama bunu yanında göz yaşları içerisinde kalan insanlar olduğunu da duymuştum. Umarım tek başına yapabilenlerin işine yarar.
Sevgiyle, ışıkla efendim…

42538e

Fil’m@9 Kısa film Festivali İzlenimlerim

Geçtiğimiz Haftalarda Film Hafızası tarafından düzenlenen Kısa Film Festivali’nde Türk ve yabancı 8 kısa film seçkisini izledik. Elimden geldiğince filmleri ya da trailerlarını bulup toparladım burada.

Gizli Oturum

bize pek bişey ifade etmese de neticede kıymetli bir varoluşcu yazarın, Jean Paul Sartre’ın eseriymiş.

“Yavrucum” lafı bir insanın ağzında bu kadar emanet durabilir. Keşke cast seçiminde başrol oyuncu adaylarına “yavrucum” dedirtselermiş…

Sonraki film Abdulbaki’nin Jurnal filmiydi. Başrol oyuncusu Uğur Polat, keşke Gizli Oturum’da oynasaydım dedim açıkçası diye düşünse de bence gayet doğru bir karar vermiş, çünkü gösterilen en iyi kısa filmlerden biriydi bence.

“Otobüsler, içerlerinde çokca şey saklar. Cama yapışmış dünden kalma hikayeler vardır. Başımı dayadığımda duyduğum sesler bu lekelerden geliyor…”

Direk Aşk  tam bir yalnız, mutsuz kadın hikayesi, bir direk, benim diyen her Türk kadınının aklını çelebilir!

Renkler güzel, film tatlı, fikir Onur Ünlü’nün Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesinde kullanılmıştı gerçi, ve ben önce onu izlemiştim.

En naif, en tatlı filmlerden biri. Hırvatistan yapımı, Savaşın içinde büyüyen Martin’in hikayesi… sadece trailerını bulabildim.

Voice Over 

“Uzayın derinliklerinde yalnız, bir savaşta yürüyemeyecek kadar yaralı ve denizin derinliklerinde boğulmak üzere olabilirsiniz ama bir “ilk öpücük” hiç bu kadar zor olmamıştır.” Bir Martin Rosete filmi

Benim notum: İzlerken içim şişti!

Tıkanma, Gösteri Peygamberi gibi kitaplarla tanıyıp hayal gücüne aşık olduğum Chuck Palahniuk’un yine “vay arkadaş” dedirten hikayesinden uyarlanan, Andy Mingo yönetmenliğindeki Romance, bir şekilde bulunup izlenmeli!

The External World (2010)

“Yaşamın çok farklı konularına değinen, güzel göndermeler yapan, soluksuz izlenecek bir David O’Reilly animasyonu: The External World.”

Benim notum: animasyona bayılırım ama bu kadar itici olanını Yumurcak TV’de bile bulamazdım.

Gösterim sonunda, herkes dağıldı DJ performansıan hiç kimse kalmamış gibiydi. Keyifli bir gece ama bol sütunlu Ghetto’da boynumuz yamuldu, kolonların arkasında kalanlar olarak. Bir dahakine izlencemizi daha rahat yapabileceğimiz bir mekan bekliyoruz Film Hafızası’ndan…

Seyr-i Yorum “Yağmur Durduğunda” oyunu

okdaykorunan

Devlet Tiyatroları’nın oyunlarına çok gittim bu dönemde. Fakat tartışmasız en beğeni kazanan oyunun “Yağmur Durduğunda” olduğunu, sosyal mecralardan okuduklarımdan da destek alarak söyleyebilirim.

Oyuncular birbirinden şahane. Ali İpin, Rüçhan Çalışkur, Okday Korunan ve Şebnem Dilligil gibi yılların usta oyuncularını canlı canlı izleyebilmek güzeldi.

Oyunun yazarı Andrew Bovell, bu oyunla 2009 yılında 3 ödül kazanmış; Victorian Premier’s Literary, Queensland Premier’s Literary Award, Lucille Lortel Award. 

7 yaşındayken onu terk eden babasının peşinden yollara düşen Gabriel bulduklarından pek hoşlanmıyor. 3 farklı nesil izliyoruz sahnede. Başlangıçta her şey karışık, aklımda bir şeyler var ama flu. Biraz durağan buldum oyunun ilk perdesini, çoğu kişi gibi. Ama biraz daha sabretmektense evde oturup yetenek sizsiniz izlemek gibi çok önemli bi programı tercih eden tiyatro severler (!) ara verilmesini bile beklemeden salondan çıktı.  Çünkü açıkçası biraz zeka, biraz mantık yürütme istiyor bu oyun. Baştan sona dikkat istiyor.

Kurgu güzeldi. Sahne, ışık harikaydı. Oyuncular zaten başarılıydı. Genç Gabriel’i oynayan oyuncu hariç. Çok üzgünüm ama işin epey gerisinde kalıyor. Yine sosyal mecralarda da benzer eleştiriler okudum

gencgabriel

“Genç Gabriel belki o gün iyi gününde değildir diye düşündüm, Bir daha gittiğimde yanıldığımı anladım” diye düşünenler var benim gibi.

Bu arada yurt dışındaki bir sahne, benim izlediğimde yoktu.

Bir sahne daha tam canlandırılamamıştı ama onu söylersem tadı kalmaz diye kendime saklıyorum.

Sonuç olarak Devlet Tiyatrolarının en iyi oyunlarından biri, sezon bitmeden gidilip izlenmeli…

Aya İrini, Piknikçi Teyzeler eşliğinde Antakya Medeniyetler Korosu Konseri…

Başlığı ödünç veren iyi dost Mehmet’e teşekkür ederek girizgahımı yapıyorum. Hazır başlığa kondum.

Evet, dün akşam klasik “yiyelim içelim çılgın tempolarla coşalım” yerine huşû dolu bir cumartesi geçirmek kısmet oldu.

Bilmem ne kadar zaman önce Cem Hakko’nun düzenlediği, Vitali Hakko’nun ölüm yıldönümü anma gecesinde, Nakkaştepe’deki Vakko binasında  izlemiştim ilk olarak. Ama bir nevi yas programı olduğundan, molasız, sohbetsiz, metronomu düşük şarkılardan oluşan repertuarla hafiften kalp ritmimiz yavaşlasa da yine tüylerimizi diken diken etmişti Medeniyetler korosu.

Peki kimdi bu adamlar? Neden New York’tan Pekin’e, efendime söyleyeyim Paris’ten Oslo’ya Dünyayı turlayıp bir ilk olarak 3 dinden ve çokça mezhepten oluşan bir topluluk olarak kendi inançlarına ait ilahileri hep beraber söylüyorlar ve tek kuruş kazanmadıkları gibi bir de üyelik aidatı ödüyorlar?

Hem de bunca çeşitlilik içerisinde kin, kıskançlık, ihtiras, çekememezlik nasıl olmaz?

medeniyetlerkoroyılmazhoca

Galiba Ekibi toplayan şef Yılmaz Özfırat’ın da dediği gibi bunun için Antakya’nın toprağına basmak, suyundan içmek, sadece bir duvarın ayırdığı kilise ve caminin çan ve ezan seslerine kulak vermek gerek.

Kardeş Olun Ey İnsanlar, Ali Ali Mevla (Alevi), Azra-u Ummel İlleh (Ortodoks),Sarı Galin (Ermeni), El Adon (Musevi),Lav Da Te Dominum (Katolik), Salat-ı Ummiye (Suni), Yine Dertli Dertli (Alevi), Ya Rabbal Kuvvat (Ortodoks), Haleluya-Jubilate Deo (Katolik), Sasna Şaran (Ermeni), Hava Nagila (Musevi), Erler Demine (Suni),Dar Hejiroke (Kürtçe), Memleketim yer alıyor repertuarda, ama zaman değişebiliyor da.

Medeniyetler Korosu, tam bir butik kültür mozaiği örneği. Koro içinde rahipler, imamlar, rahibeler, kuyumcular, öğretmenler, öğrenciler, emekliler ve serbest meslek gruplarından kişiler var. Gönüllü olarak projede yer alıyorlar.

Bu güzel toplulukla tanışıklığım bulunması sebebiyle genelde davetiyeyle girilen bu konseri dinleyebilen şanslı azınlıktan oldum. Azınlık şanslı olsa da görgülü değildi malesef. Aya İrini gibi uhrevi bir mekanda, arkamda oturan ablayla oğlu, poşetten haşır huşur çıkardığı simite peynirini tereyağını özenle sürüp yedi konser başlayana kadar (neyse ki devam etmediler.)

Fakat sonrasında onlar öne geçtiğinde arkamıza yerleşen gruptan sonra o ablanın boynuna sarılasım geldi gerçekten.  Arkamızdaki grup belli ki, alelade günlerinde C grubu izleyici kitlesi olarak Müge Anlı veya Seda Sayan izlerken çekirdek çitleyen ablalar.

Olabilir, anlarım.

Ama ablacım, bu davetiyeyi sana kim verdi de sen konser boyunca gaarç guurç diye sandalye çekmekle kalmayıp  “Saaadeeeeğt!! EBBRUUUU!! GELİN GELİN BURADAN DAHA İYİ GÖRÜNÜYOR”

“ŞŞ BANA BAK TUVALETE Mİ GİDECEN?” diye birbirine ölümüne bağırıp seslenip kendini adeta evinde hissediyorsun?

O da yetmiyor, bir Allah u Allah olsun, bir Hallaluya olsun, güzelim ilahilere kendimizi kaptırmaya çabalarken telefonun acı acı çalıyor… (Çalabilir…)

Açıyorsun… (Açabilirsin, sessizce şu an konserdeyim sonra konuşalım dersin hani görünüşünün aksine ev hanımı değil de çok yoğun bi iş kadını falansındır belki.)

Ama… Konserin sesini bastırmak için kreşendoyla yükseldikçe yükselen iğrenç sesinle “OOĞLUUM YAĞIIZ.. NE OĞLUM? HEE TİŞÖRTÜNÜ MÜ BULAMADIN? ÇEKMECEYE BAAAAĞK ORDA GÖRMÜŞTÜM!” diye bağırmaya ne hakkın var ya?

Sonunda +-sonsuz sabırlı iyi dost Mehmet  daha fazla sandalye çekmelere, yer değiştirmelere “kaysana azıcık mehtap da otursun”lara dayanamadı, arkasını dönüp “ABLA BİZ KAYALIM… KAYALIM MEHTAP DA OTURSUN BİTSİN BU İŞKENCE” deyip beni benden aldı… Peki ablalar sustu mu? Hayır.

Bir tanesi hafiften mahçup olmuş taklidi yapsa da konser sonuna kadar biz “kırk yılda bir sosyal ortam görmüş ev teyzeleri”ne maruz kaldık malesef.

Konser biraz geç başlasa da, gönümüzü almayı bildiler. Bir genç hemşirenin solo seslendirdiği Bülbül Kasidesi çok güzeldi, İmam olan koro üyesinin de uzun hava tadındaki soloları ürpertti gerçekten.

Yılmaz Hoca, şarkıların arasında çok hoş fıkralar anlattı, özellikle Hahambaşı İsak Haleva’nın müthiş bir hoşgörü örneğiyle kendisine anlattığı musevi fıkraları muhteşemdi…

Yahudi bir kadın, torunuyla deniz kenarında oynarken, Allah’ın hikmeti, dev bir dalga gelir ve dalga, torununu da alıp gidince kadın yalvarır “Tanrım, ne olur torunumu bana bağışla!”

Yine Allah’ın hikmeti, dev bir dalga gelir, çocuğu kıyıya atar, kadın torununa bakıp tekrar yukarıya bakar “Tanrım, bunun çantası da vardı…”

Ülkenin en zengin ve saygın adamlarından biri, öldükten sonra 15 milyon dolarını 5er milyon olarak Papaz, İmam ve Hahama pay eder ve kendisi için bu parayı en iyi şekilde kullanmalarını ister. Ölümünden sonra mezarının başına papaz gelir,

“sizin adınıza 3 milyon dolara bir kilise yaptırdım, artık sizin adınız sonsuza kadar yaşayacak, geri kalan 2 milyon doları da mezarınızın başına bırakıyorum.” der.

İmam gelir bu kez

“Sizin adınıza 3 milyon dolara büyük ve heybetli bir camii yaptırdım. Adınız, bu cami ile sonsuza dek yaşayacak, geri kalan 2 milyon doları da burada bırakıyorum.”

Son olarak Haham gelir ve ” Sizin adınıza 5 milyon doların bir kısmını repoya koydum, bir kısmıyla altın aldım. Ve paranızı 10 milyon dolar yaptım, size faiziyle iade ediyorum” der, 4 milyon doları da alıp gider.

Bir başka fıkra:

Bir papaz, bir imam ve bir hahama sorarlar: gelen bağışları, ibadethanenize ve kendinize nasıl adilce pay ediyorsunuz?

Papaz: “Yere bir üçgen çizerim, parayı yere saçarım, üçgenin içinde kalan kilisenin, dışında kalan benimdir.”

İmam: “Yere bir çember çizerim, parayı yukarı doğru atarım, çemberin içindeki caminin, dışındaki benim olur.”

Son olarak Hahambaşı der ki: “Ben şekil falan çizmem, parayı alıp gökyüzüne doğru fırlatırım; tanrı alacağını alır, yere düşenleri toplarım”

Yılmaz hocanın anlatımına yaklaşamam bile ama gayet eğlenceliydi…

Biraz sözlüklere göz attım, neler yazmışlar diye. Acımasızca eleştirilere gerçekten inanamadım. Vay efendim ilkokuldan halliceymiş de, yok aslında gayet ayrımcı ve politik söylemleri varmış da. He canım he, her şeye bi kulp bulun, gönül verilmiş, iyi niyetle yapılmış her işe çamur atın.

Kimileri KONUŞUR, kimileri YAPAR.

Kimileri-Aynı Yılmaz Hoca ve Medeniyetler korosu üyeleri gibi- üyelik aidatlarıyla İstanbul Çapa Tıp Fakültesinde babası ölmüş iki öğrenciyi okutur ve konser gelirleriyle de 30 yaş altı engellilere tekerlekli sandalye aldırır; kimileri de lairocse, mrslovett, de payens gibi anca bilgisayar başında bık bık eden sözlükçüler gibi uzaktan laf yetiştirir, hayatta bi şeye de el vermez, faydası dokunmaz.

Bu arada hiç beklenmedik konuklar vardı. Bir bakan beklerken, beş bakan gelmiş geceye.

Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, konuşmasında “en adaletli Hatay’lı” diye espriyi patlatarak Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e de gönderme yaptı, Sonra İstanbul ve Hatay Valileri çıktılar sahneye, yetmezmiş gibi Mali Dışişleri Bakanı’nı bile dünya gözüyle 2 metre mesafeden görmüş olduk. Çıkışta siyah elbiseli, telsizli adamların ve makam araçlarının arasından süzülüp evlerimize dağıldık.

Herkes, bir kez olsun izlemeli bu ekibi…

Reklam Pazarlama Zirvesi’13

eskimolarabuzsatarim

Boş vaktim oldukça işinde başarılı olmuş insanları dinlemek üzere bu tip zirvelere katılıyorum. Özellikle İstanbul Üniversitesi İşletme Kulübü çok aktif bu konuda. sürekli bir organizasyon yapma vakti bulan çocuklar, şaşırtıcı.

Açılış konuşmasını ve ilk konuşmanın bir kısmını malesef kaçırdım. Çünkü onlarca sabah içerisinden bir sabah, ben dakikalık hesaplarla ucu ucuna yetişmeyi planlarken metrobüse gittiğimde tır çarptığını öğrendim. Bütün trafik felç olmuştu.

Neyse, apar topar Çalık Holding toplantı salonuna girdiğimde Vodafone pazarlamadan Bilge Çiftçi ve Esra Okuş konuşuyordu. Daha çok pazarlama nedir üzerine konuştular. Ve son 3-4 yıllık vodafone reklam kampanyalarından bazı reklamlar izledik.

Her zaman merak etmişimdir acaba Turkcell aniden “Harlem Shake” ya da “Gangnam Style” moda oldu diye mi o reklamları bir gecede prodüksiyonuyla, ekibiyle, tekniğiyle hazır eder? ya da reklamı yapılacak bir projesini kenarda tutar da youtube’a fenomen olacak bir şarkı ya da olay mı bekler patlatmak için… Tabii bunun cevabını henüz alamadım.

Neyse, önce Şafak Sezer’li “kırmızı” reklamları, sonrasında da BKM oyuncularının ipince esprileriyle bezenen vodafone reklamları. Rekabet çok keskinleşmişti, birbirimize düşmüştük, birbirimizin açıklarını kullanıyorduk, sonra gelen anket ve istatistik sonuçlarıyla müşterileri hatırladık,onların güvenini tekrar kazanmak zor oldu ve sadede gelelim; artık biz de yüzdedoksansekiz çekiyoruz, dediler kısaca.

Ve bence yine en eğlenceli kısım olan interaktif pazarlama ve dijital reklamcılık bölümü geldi. Dijital Youth ajansından Erhan Adsan, beni çocukluk-ergenlik zamanlarıma götürdü.

erhanadsan

Eğlenceli sohbetini fotoğraflarla, daha güncel, eğlenceli bir sunumla taçlandırdı kendileri.Zannediyorum o da bizim nesilden. 90’lardan itibaren iletişimimizdeki gelişmeyi kendisiyle beraber hatırladım yeniden.

İşte okul zamanlarımızın omuz genişliğindeki cep(!) telefonu.

erikson

Sonra tabii 146 muhabbeti.internete ilk giriş çabaları. cırrr vjjj grrrçççç diye bağlanırdı bu, eve gelen çılgın faturayı elimize alır, her ay sonu babayla yüzleşirdik.

ixir reklamı.. o kadar eskimiş ve eskimişim ki…

http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/2274/banu-alkan039-li-ixir-reklami

Ve nedense benim hatırlamadığım atari reklamı. “evinize koşun atariyle coşun” sözlerine sahip, sloganı “şimdi sokaklar bomboş” olan reklamda, çocukları evlere tıkmakla övünüyor amcalar.

MIRC, ICQ MSN, yonja derken neyse ki sosyal medyamız şimdi beğenmediğimiz facebook, twitter noktasına kadar geldi. 

Ve viraller. Daha önce izlemediğim bir kaç güpgüzel viral video

Nivea’nın bu viralinde yer almak isterdim…

Bundaysa zannediyorum anında Kezban Hatemi’ye dava açtırırım.

Ve heineken birası içenlere, markanın seksi teşekkürü… şahane ablalar 1 milyon heineken müşterisine sımsıkı sarılıyor.

Bütün bunları Türkiye’de yapsalar başlarına neler gelir acaba?

Sıra Alaaddin’e geldi.

birolozcanliBirol başgan da sanki kendinden öncekiler pazarlamadan bahsetmeyi unutmuş gibi farzedip, anaokulu seviyesinde örneklemeleriyle “pazarlama nedir” sunumunu yaptı. Fena mı oldu? Benim gibi pazarlamanın p’sinden anlamayan ve sıkıcı bulanlar için iyi oldu ama zannediyorum kendisine süresi bildirilmiş olmasına rağmen fazladan 1 değil 5 değil en az 15 slayt hazırlamış.

Bitmedi arkadaş!

Resmen üniversitede almadığım kadar ders gördüm orda… Tabii ki süresizlikten soruları alamadı kendisi.

Bu arada naçizane eleştirimi de yapmadan duramayacağım. Sevgili işletme kulübü, keşke böyle sıkış tıkış saniye saniye keskin bi program yapmak yerine konuşmacı sayısını azaltmalı ya da 2 güne bölmeliydi mevzuyu. Aslında herkesin anlatacak daha çok şeyi ve cevaplayacak sorusu çıkardı eminim.

Yine Coffee Break’te sponsor Arbella’nın üzerinde dumanı tüten standının önünde kuyruk vardı.

Zannediyorum en çok beklenen bölüm buydu. GS Store, Fenerium  ve Kartal Yuvası zincirlerinin Genel müdürleri geldi. Nurettin Kantarelli, Aydın Kirman ve Harun Özdemir iyi adamlar hoş adamlar ama bir Beşiktaş’lı olsam da objektif olarak şunu söylemeden geçemeyeceğim, en çok önemseyerek gelen yine Kartal Yuvası’ndan Harun beydi. Diğer ikisi, kaaveye bi uğrayayım da geleyim düşüncesiyle evden çıkmış gibi (eski kot pantolon vs) özensizken Harun bey çok şık takımı ve kravatıyla jantiliğini ortaya koydu.

Bu arada panel sırasında êskimolarabuzsatarim hashtagiyle bişeyler yazmamızı istediler. Bazı tweetler gayet edepli, oturaklı insanlar tarafından yazılmışken (çook eğlenceli zekice tweetler de döndü arkada) bazıları her zamanki gibi kantarın topuzunu ayarlayamadılar.

“iphone şarjı olan var mı?”

“piston aşağı indi”

“Nurettin beyin göbeğinin üzerindeki düğme isyan ediyor patlamak üzere keh keh”

“siz şikeci değilsiniz de nesiniz lağn”

seviye giderek düştü anlayacağınız ve organizasyondaki çocuk her nasıl bildiyse salonun en arkasına gidip hadsizlerden  birine atarlandı. Sonra projeksiyonu kapattılar zaten.

Ve her takımdan 3er tane forma hediye edilerek bu bölüm de bitti.

Giderek mola vakitleri azaltıldı, sıkış tıkış programdan dolayı ve Simay Alsan’ın bölümü başladı.

Sağolsun o da pazarlama nedir ne değildir kısmına girmeden örneklemelerine geçti, eskiden yeniye bir BMW geçişi izledik. Tabii ki nostaljik olanların gönlümde yeri ayrı olduğundan burada yeniden hatırlamak istediklerim şunlar

caavohiryx1 nostalgiabmw tarihibmw

Ve tabii 2013e doğru über gelişmiş, efendime söyleyeyim yakıtı da en az yakan arabayı üretmişler.

dundenbugunebmw

Süre sıkıntısı nedeniyle Simay hanımın da lafını ağzına tıkadıktan sonra Profilo Pazarlama Müdürü Bahriye Bayraklı Tavukçuoğlu geldi ve Simayhanımın süreyi aşmasına da inceden dokundurarak  konuşmasına başladı. Tabii profilonun annelerle ilgili çektiği reklamlar hepimizi gülümsetti.

Kulağım beni yanıltmadıysa Asuman Dabak’ın sesiyle devleşmiş bi reklam

Ve zamanında beni çok güldürmüş olan bu reklam, yine bütün salonu güldürdüyse demek ki gerçekten iyi iş çıkarmışlar, Anne niçin bana baktın öyle reklamı…

Son olarak, bir teyze dikkatimi çekti bu zirvede. Ben kızını oğlunu falan getirip bıraktı zannettim 50’lerinde bi ev teyzesi, çıkardı ajandasını, sonuna kadar notunu tuttu, bi de sorular yöneltti konuşmacılara. Kimdi hala çok merak ediyorum. Bilen varsa yazsın bana!

Özetle yine yararlı bir etkinlik düzenlemişti İstanbul Üniversitesi.  Bizden sonraki nesil gerçekten çok acaip,  çoğunluğu oluşturan şımarık ergenlikten çıkamamış üniversiteliler,mezuniyetten sonra  meydanı boş buldukları anda, iki katı yaşındaki adamların göbek üstü düğmeleriyle eğlenecek, yersiz zamansız şike geyiği çevirecek kadar gereksiz işlerle uğraşmaya devam ederken. Fakat çok aktif, çok olgun, tam bir yetişkin gibi davranıp bu tip aktivitelerde yer alanlar zannediyorum okulları biter bitmez güzel bir kariyere adım atacaklar diye umuyorum.

Son olarak google’da 2012’de en çok neler aranmış videosunu da izlememek kayıp olurdu. Ben yeni izledim o da ayrı.

http://www.akilli.tv/video/2012-Yilinda-Googleda-En-Cok-Arananlar_670488

Girişimcilik Zirvesi izlenimlerim veya kaşmir keçisine sarılıp nasıl zengin olunur?

etkinlik_istanbul_universitesi_girisimcilik_zirvesi

Bugün, İstanbul Üniversitesi işletme kulübünün düzenlediği “Girişimcilik Zirvesi”ne katılmak üzere Avcılar Kampüsündeydim. Sakarya Üniversitesi’nde böyle etkinlikler bulmak zordur. Öğrenciler dersten kantine, kantinden eve giderdi bizim okulda. Burdaysa öğrenciler gayet aktif olarak bir çok etkinlikler düzenliyorlar. Benim gittiğim sadece bir tanesiymiş. İşletme Fakültesi Oditoryumunda gerçekleşen zirvede Mobilera’nın kurucusu Ferda Kertmelioğlu, Silk&Cashmere kurucusu Ayşen Zamanpur, Markafoni kurucu ortaklarından Tolga Tatari ve Choc’nette kurucu ortaklarından Mehmet Fatih Kacır vardı.

ferdakert (2)

Ferda beyi, sahnede mikrofonla bile herkesin zor duyacağı bir volümde sesi ve inişsiz çıkışsız dümdüz konuşmasıyla dinlemekte zorlandım açıkçası. Kendisi konuşma hazırlamamış, çok kısa kendini tanıtacakmış, soru cevap gitmek daha iyi olurmuş. “Girişimcilik nedir?” diye konu başlığı belirlendikten sonra soru cevap gitmek istemenin mantığını anlamadım açıkçası. Madem öyle panel olarak yazılsa daha iyi olacakmış diye düşünüyorum.

Ayrıca tam tahmin ettiğim gibi “evet soruları alalım” deyince uzuuun bir sessizlik oldu. Sonra bir kaç kişi el kaldırıp sırf sormuş olmak için soru sordu ama zaten izleyicilere mikrofon da verilmediği için arkadakiler olarak onların sohbetlerine pek kulak misafiri olamadık. Bu sıkıcı kısım geçtikten sonra ise, molada Oses Çiğköfte, Redbull, Bien kruvasan ve Arbella Makarnaları sponsorluğu bizi mutlu etti. Kıtlıktan çıkmış gibi her standa aynı anda saldırmaya başlayanlardansa pek bahsedesim yok.

İkinci oturumda çok daha neşeli, enerjisi ve esprili konuşmasıyla kendini dinleten Ayşen Zamanpur vardı. Silk & Cashmere CEO’sunun bir kadın olduğunu ve sıfırdan buralara geldiğini öğrenmek, bir kadın olarak beni daha da şaşırttı, şahane bir durum Türkiye şartlarında.

zamanpuraysen

Zamanpur’un konuşmasına başlarken söylediği ilk şey şu oldu:

“Sağlıklı bir ruh ve sağlıklı bir bedene sahipseniz, ve iyi bir eğitiminiz varsa şanslısınızdır. Ve ben bundan başka bir yerde şans faktörüne inanmam.”

Gerçekten de özellikle Türk’lerin kanına işlemiş bir şeydir bu, Şartları, ekomomiyi, hükûmeti, aileyi, okulu vs suçlamak. Oysa, bunların hepsinin bahane olduğunu zaten kendimize de zaman zaman itiraf ediyoruz.

Tabii, Ayşen hanım da hayata 1-0 önde başlayanlardan olduğunu kabul ediyordur sanırım. Robert College, ardından Boğaziçi Üniversitesi mezunu olduğunu söyleyince salonda şööyle bir dalgalanma oldu. “Zaten ne zaman konu buraya gelse böyle oluyor” dedi :)

Mezuniyetin ardından 6 ay iş aramış ve bazı şirketlerden hiç bir haber gelmediği gibi çoğunlukla başvurularına olumsuz cevaplar almış. Kendi deyimiyle “torpille” Şişecam’a girmiş ve 5 buçuk yıl orda çalışmış. Ardından onu da bendeki “her şeyden sıkılma” huyu dürtmüş ve 5 yıl sonra orada kendini göremediğinden istifa etmiş. 

Yaşıtlarım bilirler, Türkiye’nin ilk alışveriş merkezi Galleria’dır. Bizim çocuk aklımız tamamen oyun merkezi olan Fame City’deyken, büyüklerin de ilgisini çekmiş Galleria. Ayşen hanım, orada bir Benetton mağazası açmış.

“Herkes bana üzülerek baktı. Ailemin, arkadaşlarımın, akrabaların gözünde “vah vah Ayşen ne durumlara düştü bakışını görebiliyordum. Çünkü Boğaziçi’li, kariyeri olan ama esnaflık yapan biriydim onlara göre.”

Ama 7000 şube içerisinde dünya ikincisi olunca işler değişmiş. Luciano Benetton, Türkiye’ye gelip, Ayşen hanımın elini sıkmış. Ardından 7 mağaza daha gelmiş.

Sonra başkalarının ürünlerini sipariş ver-kira, fatura, vergi öde, sat, kazan döngüsü de kısırlaşınca kendi işini, kendi üretimini yapmaya karar vermiş ve kaşmir üzerine yoğunlaşmaya karar vermiş. Eşini önüne katıp işin ana vatanına; Çin’e gitmiş.

kashmirkecisi

“Rusya dağılmıştı, dünya “Çin ne zaman dağılacak?” diye bekliyordu, Çinliler İngilizce bilmiyordu ve ben Benetton mağazalarımızı devredip, Çin devletiyle iş birliği yaptım ; Silk&Cashmere şirketimi kurdum. O zaman iki çocuğum vardı ve 18 saat tren yolculuğuyla Pekin’e kadar gidip, tüm kadınlar evde ya da alışverişteyken keçi ağıllarında en kaliteli ve en ucuz kaşmiri elde etme hesapları yaptım.

Nihayet 93 yılında ilk mağazayı Zürich’te açtım. Ve ilk 5 gün hiç bir satış bilgisi gelmedi. Ve ilk kez o zaman, keşke babamın söylediği gibi doktor olsaydım, dedim. Fakat 5 günün sonunda telefonda çığlık attım, Zürich mağazası, bize bir türlü ulaşamamış, ürünler bitmiş, acil olarak yeni siparişleri bekliyorlardı.”

Şu anda, 160 noktada satılıyor. Kuzey Afrika’dan Çin’e, Azerbaycan’dan Kanada’ya, İngiltere’den Türkiye’ye bir çok şubeleri var.

Bence çok şey öğrenilecek bir başarı hikayesi. Ve Zamanpur’dan bir kaç öğüt:

  • ekonomik durumu, aileyi, eğitimi, hava durumunu bahane etme, bir şeyi çok iste ve onu al.
  • İşiniz ne olursa olsun aklına geldikçe kendine sor; ben ne yapıyorum? küçük detaylara muhakkak dikkat et ama kendine, kariyerine uzaktan bakıp büyük resmi gör.
  • Yapacakların kadar yapamayacaklarını bu yaşlarda belirlemen çok önemli.
  • Hayatta en büyük risk, hiç risk almamaktır, risk alınca başarılı olabilirsin.
  • Bütün paranı bilinmeyene yatırma. Risk de ölçülebilir bir şeydir.

Daha fazlası için, yazdığı “Kaşmir Yolu” kitabı satın alınabilir. Tüm geliri Kagider’e bağışlanıyormuş.

3. Oturumda Tolga Tatari vardı.

tolgatatari (2)

Görüldüğü gibi kendisi pek bir hoş, pek karizmatik :)

Kendimi ciddiyete davet ediyor ve Tolga Tatari bölümünü aktarıyorum.

Tolga bey, eğitim konusunda pek örnek gösterilemeyeceğini söyledi çünkü kendisi 4 kez liseden, 3 kez de üniversiteden atılmış. Okulu sadece askerlik için bitirmiş; 10 yıl sonra…

ilk olarak Bilkent Üniversitesi’ne kaydolmuş ve 18 yaşında bilgisayar parçalarıyla ilgili kurduğu küçük şirket 5 ay sonra batınca İstanbul’a dönmüş ve 19 yaşında Massive Attack, Placebo, Alanis Morisette gibi isimleri Türkiye’ye getirip geniş çapta konserler düzenlemiş. Burası da batmış.

Ufak bir odada kendi kendine yazılım öğrenmeye başlamış ve son okulu Bilgi Üniversitesi’ndeyken evlilik com sitesini kurmuş.

“Türkiye’nin ilk iphone uygulamasını yazdık. Bir çok müşteriye çalıştık ama kendimize ait bir iş fikrimiz olsun istedik hep. Ortaklarımla beraber E-tohum toplantılarından birinde, Fransa’da moda olan -private shopping- kapalı alışveriş kulüplerinden birini kurma fikrini açıkladığımızda kimse bize inanmadı.Çünkü o zamanlar internetten alışveriş yapanların %80’i erkekti ve internette sadece elektronik satılıyordu. Bizse kadın hedef kitleye, giysi, ayakkabı satmayı planlıyorduk

İlk 1 senede 1 milyon üyeye ulaşmışlar. Şimdiyse katlanarak artmış durumda. Ve bana ilginç gelen noktalardan biri ise reklam bütçesi ayırmaya pek ihtiyaç duymamışlar çünkü kulaktan kulağa reklam yoluyla zaten hedeflerine ulaşmışlar. Şu an günde 40 bin ürün satıyorlarmış.

Markafoni grup şirketleri bünyesinde bulunan Türkiye’de markafonicity, Zizigo.com, MissPera.com, PayU ve ucuzu’nda, yurtdışında da Avustralya, Ukrayna, Yunanistan ve Polonya’daki özel alışveriş kulüplerinde hisselerim var.” diyor Tolga Tatari. Eğer soyad benzerliği değilse bu ailenin en sempatik üyesi olsa gerek.

chocnettee

Son kısımda Mehmet Fatih Kacır vardı. Kendisi alışveriş merkezlerinde yutkunarak baktığım çikolata şelalesi fikrini Chocnette markası altında Türkiye’ye getiren kişi.

Yien başarılı bir özgeçmiş sahibi kendisi. 1984 doğumlu, İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesini dereceyle bitirmiş. Zaten okulu bitirdikten 3 gün sonra işlerini kurmuşlar.

Gerçek anlamda ilk deneyimi Choc’nette olmuş. Zeytinburnu Olivium Alışveriş merkezinde 3 ortağıyla açtıkları standda görevli kız işi bırakıp kaçınca üçü durmaya başlamış standda. Şu an tüm alışveriş merkezlerinde standları var.

Belki önyargılı bir görüş olacak ama bence onunki tam olarak sıfırdan zirveye başarılı girişimci hikayesi değil.

Kendisi İstanbul Ak Parti milletvekili Ünal Kaçır’ın oğlu. Yine Boğaziçi’li olan eşiyle nikahlarını İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş kıyıyor, Nikah Şahitleri ise Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yapıyor.

“Herşey nasip, kısmet, inşallah” demek çok kolay ama bu, duruma biraz iyimser bir bakış açısı. Bir sürü girişimci hikayesi duyduk dinledik, Hiç batıp çıkmadan, hop diye sermaye bulup, ilk işini tutundurabilmek herkes için mümkün mü? (Keşke “şans” a inanmayan Ayşen hanım da bu son konuşmayı dinleseydi.)

Ayrıca, New York Empire States’in seyir terasında yer alan simulasyon şehir turu fikrinden bahsetti. Yıllar sonra Sapphire alışveriş merkezinin seyir terasını görünce bu Skyride fikri tekrar aklına gelmiş. “Gittik konuştuk, fikri sunduk, hatta 3 boyutlu planladık kabul ettiler.” Sormak isterim, oldu bitti diye kısacık bi cümleye sığacak kadar kolay olur muydu bu iş; AVM’nin sahibi Kiler GYO olmasaydı? Çünkü Vahit Kiler de Ak Parti Milletvekili.

Her şey torpille olmuş, ya da baba parasıyla veliaht olarak şirketin başına geçenlerden biri denemez asla… En başta akademik başarısını görmezden gelemem ama mezuniyetten 3 gün sonra kendi işini kurmak da arkasında destek olacak hiç kimsesi olmayan her öğrenci için o kadar kolay olmazdı.

Dolayısıyla etkileyici başarı hikayeleri, daha çok sıfırdan başlayanlardan çıkıyor. Ve benim bildiğim en önemli başarı hikayesi de Avustralya’da yaşayıp, ülkenin 40 yaş altı zenginleri listesine giren ve ardından genç yaşta vefat eden Yozgat’lı Mustafa İlhan‘ın hikayesidir.

John Ilhan of Crazy John's.

Dünya Pi Günü Anlam ve Önemi

Öğrenim hayatım boyunca matematikle arama hep soğuk bir mesafe girdi. İlkokul yine fena değildi, nazik popom, kolejin elyaf ve kumaş kaplı sıralarında, öğretmenler bizimle tek tek ilgilenirken bunu pek sorun etmemiştim fakat, devlet okuluna geçip “kayıp bir öğrenci” olarak devam ettiğim ortaokul ve lise dönemimde yıllarca trigonometriyi, logaritmayı ya da Pi’yi görmezden gelmeye çalıştım. Fakat olmadı.

Pi’yi 3,14 mü alıyoruz yoksa 3 mü hocam?”

Sevemedim arkadaş şu Pi’yi. Hayır, öğretmene “ne demek bu hocam? Nedir yani, bi açıklayın önce bu sayıyı” desen, “ukalalık yapma da işine bak” der geçer çünkü kendisi de bilmiyordur.

Öğrendim ki bugün Dünya Pi Sayısı günü imiş. İlk kez Pi’yle bu kadar ilgilendim herhalde. Facebook yahut twitterdan gördüğüm kadarıyla millet sadece yazmış olmak için “pi gününüz kutlu olsun ehe mehe!” yazmış.

14/3 yani 14 mart “3,14”ü bize anımsatması için seçilen bir günmüş. online ansiklopediler dışında Türkçe kaynak göremedim pek, konuyla ilgili.

Milattan önce 2000 yılında eski Mısır ve Babil kaynaklarının yanı sıra İncil’de ve Tevrat’ta da pi sayısından bahsediliyor.

Pi’nin modern sembolü de ilk kez 1706’da William Jones tarafından kullanılmış.

Ülkemizde ODTÜ’de 2007 yılında kutlanmaya başlamış ve her yerde matematik ya da pi sayısını ezberleme etkinlikleri yapılıyor. Aferim, iyi yapıyorlar ama bu şekilde ancak hali hazırda matematiği seven bi avuç insan ilgilenir bu günle.

Oysa dünya genelinde, benim gibi sosyal dersleri daha kuvvetli, ya da herhangi bir alanda kuvveti olmayan öğrenciler için “pi”yi sevdirme günü ilan edilmiş 14 mart.

pigünü2007

Bu özel günde öğretmenler ve öğrenciler sınıfta partiler veriyor, Pi’den bahsediyor, Pi temalı bir takım ekşınlar düzenliyorlarmış.

Pi’den pasta/kek yapma, meyvelere “pi”oyma olsun, efendime söyleyeyim “Pi” temalı tişörtlerle gezmek gibi.

pisayisi3

pisayisi1 pisayisi2

Barack Obama bile, mola verdiği restoranında “strawberry pie”ını bir çocukla paylaşarak, günün anlam ve önemine katkıda bulunmuş. 

Ezberlemek isteyene kolaylık olsun diye bir de şarkısını yapmışlar

Bu arada negzel bi tesadüfmüş ki 14 Mart, aynı zamanda Albert Einstein’in doğum tarihi oluyor!

albertbirthday

En azından Pi ile ilgili bir şeyler öğrenmeme sebep olduğu için de google arama motoruna teşekkürü de bir borç bilirim!

Happy Pi Day!