Madrid Seyahatim Vol 2

_DSC1330

2009’da yine karmakarışık bir dönemimde adım attım ilk olarak hispaniklerin toprağına. O günden beri bir Balkanlar vardır benim için, bir de İber memleketi. Kendimi rahat, hatta ait hissediyorum buralara. (Makedonya Üsküp gezi notlarıma burdan ulaşabilirsin.)

Endülüs’e geçerken yine Madrid’de inip ordan otobüsle devam etmiştim ama gezme fırsatım olmamıştı. Bu sene ise 4 günlük kısa sehayatimde, şuursuzca “Acaba Barcelona’yı da 3 saat süren hızlı trenle gidip görebilir miyim? Vakit yeter mi?” diye düşünsem de gidiş geliş vergi dahil 99 euroya aldığım rüya gibi uçak biletimi düşününce hızlı trene 130 euro bayılmak çok da anlamlı gelmedi ve vazgeçtim.

Madrid Seyahatim vol 1‘ de de anlattığım gibi uzun uğraşlardan sonra vizemi kıl payı alabildim ve seyahat günü, hiç sevmediğim şekilde alacakaranlıkta uyandım, zira uçağım 8’deydi.

O saatte taksi bulduğuma dua etmeliyim tabi ki ama o da ayrı bir maceraydı gerçekten. sabahın 5’inde müşteri beklerken uyuyakalan amcayı cama deli gibi vurarak uyandırabildik.  Bindiğimdeyse huşû dolu ses tonuyla bir adam sır kapısı tadında bir program yapıyordu, araya ilahiler de girmeye başlayınca “Abi rica ediyorum şu istasyonu değiştirir misin? uyuyakalıcam yoksa” dedim. “Haa tabi tabi” dedi ama  bu sefer de Türk Sanat Müziğinin en yavaş tınılarıyla vardır havalimanına.

Sağolsun arkadaşım Yunus, tüm genişliğiyle Boarding Time’a 1 saat kala geldi ve beni panik içinde bıraktı. Yavaş yavaş yürüyerek geldi bi de :) Kafeye gidip birer filtre kahve aldık, biraz başımı koyup gözlerimi dinlendireyim derken sanırım şuursuzlaşmışım, isimlerimizin “son kez” anons edilmesiyle belki 700-800 metre koşup araca yetiştik. Herhalde Madrid uçuşuna en erken gelip uçağı kaçıran ilk kişi olabilirdim.

3 buçuk saat sonra Madrid havalimanına indik, çok büyük ve karışık bir yer(neyse ki havalimanından şehrin haritasını-sokakları, metro istasyonlarını ve gezilecek mühim yerleri içeriyor-hemen alabiliyorsunuz.), tek başıma olsaydım kaybolmak şaşırtıcı olmazdı. Ayrıca Yunus’un yön bulma yeteneği havalimanında da metroda da sokaklarda da nerdeyse hatasız doğrulukta çalıştığı için pek kaybolmadık. Fakat Yunus şehir merkezindeki hosteline doğru giden metroya, bense bir başkasına bindiğimde tabii ki olaylar gelişti.

Aslında, yanında kalacağım arkadaşım Miraç’tan tam tarif almıştım ama akıllı ben, gerek yok nasılsa kafa dinlemeye gidiyorum kimse bana ulaşmasın diye telefonumu yurt dışına da açtırmamıştım.

8 numaralı pembe hatta binip Nuevos Ministerios’ta indim. sağa-sola gibi notlar amıştım ama sağda bazen not aldığım isimleri bulamayınca karıştırdım. Fakat havalimanından çıktığınız anda İspanyolca’ya sahip olmak şartmış gibi doğru dürüst ne bir tabela var, ne de ingilizce konuşmaya gönüllü bir yerli yardımsever…

-Affedersiniz, Rios Rosas caddesine hangi çıkıştan çıkıp gidebilirim?

Anlamsız bakışlar. Burası değil diye kafa sallamalar. Ve hatta intermediate ingilizceme hakaret olarak “I don’t speak Deutsch” deyip beni mat edenler… Başka bir şey yok. Hatta bir kadıncağız beni anlamasa da “Rios Rosas’ı” anlayıp beni omzumdan çekiştirmek suretiyle başka bir metroya aktarma yapılan yöne doğru itti. Ama biliyorum ki doğru yerde indim.  Neyse, bir amca bana çat pat “burada değil başka bir metroya daha binip Rios Rosas’da inmelisin” dedi. Biletimi de almakta zorlandığım makinede yardım etti ve ben 2 metro daha değiştirerek Rios Rosas’a geldim.

Çıkışta evin numarasını, artık kimseden cevap alamayınca bir büfeci amcaya önce umutsuzca ingilizce, sonra ispanyolca olarak ezberlediğim tek cümle olarak Rios Rosas’ı bana tarif eder misiniz?

Amca el işaretleriyle aradığım numarayı gösterdi ve ben zilde tanıdık ismi görmek bir sürprizmiş gibi sevindim, artık bulamayacağımı düşündüm çünkü.

O da gelmeden havalimanındayken mesaj attığımız için çoktan gelmem gerektiğini düşünüp endişelenmiş ve Nuevos Ministerios çıkışında yarım saat beni beklemiş. Sonra mesaj attığım numarayı arayıp Yunus’a ulaşmış, o da geniş bir arkadaşımız olarak “boşver sen eve git o bulur nasıl olsa kapıda kalmasın” diyerek iyi bir şey yapmış çünkü zaten ben karışık tarifler sayesinde evin çevresinde kocamaan bir “U” çizip, aynı mesafede ters yöndeki başka bir istasyondan çıkmışım. Kulağımı ters tutturan bütün o teyzelere ve amcalara selam olsun :)

İlginçtir, Miraç çok da tanıdığım biri değildi. 4-5 yıl önce Belçika’lı bir arkadaşımın aracılığıyla bir kafede tanıştığım ve belki 2 saatin sonunda “kesin görüşmeliyiz” diyerek ayrıldığım biri.  Eşi de son derece tatlı ve sıcak bir insan. Ve en sevdiğim yanı da diğer ispanyollar kadar yüksek sesle ve çok konuşmuyor.

Biraz dinlendikten sonra Miraç’la ben Yunus’la akşam üstü merkezde buluşup şöyle bir turladık.

DSC_0035

Madrid’e giriş kapısı olup, orijinal ismi Puerta de Alcala imiş.

metropolismadrid

Türkiye’de beton binaların içinde yaşarken farkındalığımız iyice ölüyor. Buradaysa durum aksine. Şehirde nereye baksam muhteşem yapılar vardı ama beni benden alan yapı, Metropolis binası oldu. Gran Via Caddesiyle Alcala caddesinin kesiştiği yerde konuşlanmış, aşık olunası bir yer. Mimarı Raymond Fevrier’i saygıyla anmak istiyorum bu noktada.

_DSC1382

Ve diğerleri…

calle de alcala-grand via

_DSC1368

_DSC1365

madridarchitect madridplaza

Yorgun argın bir akşamın ardından Grand Via turumuzu tamamlayıp eve döndük. Ve uzun zamandır görüşmeyen dişiler arası çılgın sohbet gecesinden sonra öğle saatlerinde uyanıp yeniden gezmeye başlayabildim, Miraç’ın tarif ettiği gibi Sol meydanına çıkıp Mc Donald’s ın önünde tam sözleştiğimiz saatte Yunus’u beklemeye başladım. 10-15 dakikadan sonra etrafta dolanıp doğru yerde olup olmadığımı anlamaya çalıştım. Hemen metronun karşısındaki sokak içinde telefon görünce aramaya karar verdim. (Public telefonlar gittiğim her yerde farklı çalışıyor. Kimisi bozuk parayla, kimisi jetonla/kartla çalışırken örneğin Selanik’te para ödeyip aldığınız fişteki kod numarasını telefona tuşlayarak arama yapabiliyorsun.) fakat yakınlarda büfe de olmadığından nasıl arama yapıldığını birilerine sormaya çalışsam da pek yüz vermediler. Sonunda  3 genci durdurup sordum. Konuştukları dil ispanyolca olmadığı gibi tanıdık bir dil de değildi, ama gözleriyle ayak bileklerimden başlayıp yukarı doğru bakışlarına bakarsak çok da iyi niyetli şeyler söylemediler. Cevap vermek yerine Romen misin, Bulgar mısın gibi sorular sorduklarını fark edip hemen uzaklaştım. Sonra öğrendim ki Mc Donald’s’ın sokağı biraz enteresan bir yeriymiş Madrid’in, pek tekin değil anlayacağınız.

Neyse, arkadaşım kendini sanata kaptırıp yolda fotoğraf çeke çeke geldiği için gecikmiş. Yeniden düştük yollara.

metropolis building metropolis madrid

Bu kez gündüz gözüyle metropolis binası ve sağda zamansızlıktan ziyaret edemediğim müzelerden biri.
cervantes institute danua

DSC_0261Plaza de Cibeles. Cibeles Meydanı, Real Madrid Kutlamalarının yapıldığı yermiş. Kutlama vakitlerinde mahşeri bir kalabalık oluyormuş.
DSC_0267

Adım başı müze, her kafanı kaldırdığında bi kuş heykelleri bişeyler. Plaza Espana diğerlerine göre daha az şık bir binaydı. Düz ve sade geldi bana Metropolis’in ardından…

plazaespana

phpjTbIlvPM

Zannediyorum en çok saygı gören ve gerçekten iyi para kazanan sokak sanatçıları İspanya’da yaşıyor. Hepsi bir şeyler yapıyorlar, kimi böyle kostümler giyiyor-bu arada kostümün içindeki ablamızın boyu epey kısaymış- kimi de cam bardaklarla müzik yapıyor. Bazıları fotoğrafı çektirirken “ne verirsen” diyor, bazılarınınsa fiyatı belli. “2 euro please” tabii onlar da diğer milliyetçi hispanikler gibi  sadece para isterken ingilizce konuşuyorlar.

retiro park genelRetiro Park’tan bir kaç kare
retiro park 3. carolys DSC_0698

phpiT06GrPM

Retiro Park’ta yağmura yakalansak da böyle güzel bir peyzajı bir daha göremeyeceğimize göre sistit olmaya bile değerdi. Arkadaki kocca yapı ise Almudena katedrali.

DSC_0758 DSC_0773

Bir anma töreni vardı burda ama ne olduğunu malesef anlayamadık ingilizce konuşana yine rastlayamadığımız için.

Ve katedralin içi…
almudena katedrali 1 almudena katedrali 2 almudena katedrali 3 tablo almudena katedrali 4 almudena katedrali 5 vitray almudena katedrali 6 almudena katedrali 7 almudena katedrali 8 balmumu jesus almudena katedrali 9 balmumu almudena katedrali 10

Bu arada kiliseler de modaya uymuş, artık mum yakılann yerde gerçek mumlar yerine muhtemelen pille çalışan mumlardan var. hatta gerçeğe yakın olsun diye sanki sönecekmiş gibi azalıp artarak yanıyor.

almudena katedrali

Kare şeklinde turladığınızda yine eski yerinize, sol meydanına geliyorsunuz. Gün boyu tabii ki çok çok acıktım ama malesef bir iki dilim füme ya da pastırma haricinde pork yemeye cesaret edemedim.

domuzbutları

Ve yemek bence çok pahalı. İçinde tırnağım büyüklüğünde bir iki karides bulunan paella (bir çeşit pilav) 11 euro. Bildiğin bir tabak pilava da yaklaşık 25 TL vermek benim yapacağım bir şey değil. Yanında sangria içtik, o en ucuz şey zaten. KFC’nin bir iki ekonomik menüsü var 2-3 euroya ama çok da doyurucu değil. onun dışında Türkiye’deki Mac Donald’s larda ya da KFC’de bir menü 15 TL ise, orda da aynı menü aynı gramajla 15 euro. Paranın değerine göre değil, rakamı görüp direk çevirmişler yani bizimkiler, iyi de olmuş,

Akşam Miraç ve eşi bizi flamencoya götürdü. Merkezin epey uzak bir yerindeki küçük bir kulüp. Fakat epey iddialılardı. Cumartesi gecesi en iyi dansedenler çıkacaktı. Sokakta egzersiz yaparken “ğhorğhe” ile tanıştım. İsmi George imiş, bi tuhaf söylüyorlar burda ama adam bildiğin “Yorgo” aslında. Atina’dan kalkıp buralara gelmiş, ispanyol dansını onlardan iyi yapar olmuş. Sonra da gitarcıyla tanıştık. Bu tanışmaların her birinde kendimi çok muhafazakar hissettim. Çünkü kız ya da erkek yeni tanıştığım kişilerle el sıkışmaktan öteye gitmekten hoşlanmam ama burda sıcakkanlı insanların huyları da bi değişik. Erkekler kızlarla tanışırken muhakkak öpüyorlar. Ben de kalakalıyorum her seferinde. Neyse, bu flamenco gitaristi de taa İran’dan gelmiş. Yine en iyi ispanyol gitar çalan bir Fars yani.

Kızlarımız da  Raquel ve  Fulanita, sahnede birer ateş parçası.

Önce şişman bir amca, şarkı söylüyor İspanyollara özgü klasik nödüllü gırtlağıyla (ki muhteşem), sonra dans başlıyor.

fulanitaflamcenco

fulanita flamenco

raquel flamenco

raquel

raquel danza

Şarkı söyleyen abiyle de tanıştım, Miraç’la ispanyolca bir şeyler konuştular, Miraç’a, “Gördüğüm ikinci Türk kızı ve ikiniz de üzerine edebi eser yazılabilecek güzelliktesiniz” demiş. Hayatımda duyduğum en güzel iltifatlardan biri ve en güzeli de adam bunu asılmak için söylemiyor, gidip işine baktı sonra.

Son günümüzü de kültür ve sanata adadık. Miraç önderliğinde önce Avrupa’nın en önemli sanat müzelerinden Reina Sofia’ya gittik.

phpAzqeGvAM

4 katlı, eline danışmadan isteyeceğin planı alman şart. O kadar çok eser var ki hepsini görmen için tüm gün bile yetmeyebilir, o yüzden biz gerçekten görmemiz gerekenleri seçtik, bunlar da genel olarak Dali ve Picasso eserlerinden oluşuyordu. İçeride acaip sıkı bir de güvenlik var. Hiç bir yere fazla yaklaşamıyorsun yoksa hiç de kibar olmayan görevliler sözlü bile değil elle müdahalede bulunabiliyorlar.

_DSC1251

_DSC1253

_DSC1235

_DSC1271

_DSC1269_DSC1272

_DSC1239

_DSC1276

yaslicingenefiguru

_DSC1274_DSC1277

_DSC1270

 

_DSC1245 _DSC1246 _DSC1247

Picasso resimleri gördüğünüz gibi kendini belli ediyor zaten. Herkes az çok kafasında oturtturduktan sonra ilk kez gördüğü bir tablo için bile “bu Picasso’nun” diyebilir._DSC1284

Son olarak da tam adıyla  “Pablo Diego José Francisco de Paula Juan Nepomuceno María de los Remedios Cipriano de la Santísima Trinidad Ruiz y Picasso”nun 19 yaşındayken yaptığı ilk dönem portrelerinden biri. D

picassosemsiyelikadin

Ve Salvador Dali’nin elinden kankası yönetmen Luis Bunuel’in portresi.
_DSC1259

Tam Un Chien Andalou filminden bahsederken projeksiyonla tablonun hemen yanına duvara yansıttılar filmi, bilindiği gibi ilk sürrealist film, çok kısa ama ineğin gözünü kesme sahnesiyle insanların aklında epey yer etmiş bi film.  Bu arada yorgunluktan yere oturmak istedim, görevli anında kaldırdı. Ama nedense bu ablaya bir şey demedi :)

_DSC1248

Bazı bölümler biz geldiğimizde kapalıydı… Örneğin Picasso’nun kübik portresini göremedim. Bir de özel bölüm vardı, en değerli eserlerinden Guernica’nın fotoğrafını kat’i surette flaşsız dahi çektirmiyorlardı ama “turistim, anlamıyorum bebeğim” ayağına yatıp bir yamuk kare çektik.

_DSC1282

Müze çıkışı oyalanaa oyalana bu kez de klasik eserler müzesini görmeye gittik, çünkü “turistler akşam 6’dan sonra bu müzeyi ücretsiz ziyaret edebiliyorlar, herkeşler sanat görsün diye” gibi bir laf duyulmuş biyerlerden. Ve 5:30 gibi vardığımızda müze kapanmıştı :/  Klasik eserleri her zaman tercih etmişimdir. Bir dahakine inşallah diyor ve devam ediyoruz fellik fellik gezmelere.

plaza mayor

_DSC1331

_DSC1333

madriddebihostel

Son günümüzü de böyle tamamladık ve veda vakti geldi. Muhteşem vakit geçirdim ve kesinlikle özleyeceğim bir şehir. 

Havalimanında bu kez yanımda Yunus olmadığından ve tabelalar çoğunlukla ispanyolca olduğundan ve güvenlikler bile ingilizce bilmediğinden, yanımdan geçerken Türkçe konuştuğunu duyduğum fötr şapkalı amcalardan yardım istedim, onlar da İstanbul’a dönüyorlamrış, düştüm peşlerine. Adam bir yerde dönüp beni acı gerçekle yüzleştirdi, “sizin bekleme salonunuz burası. İyi günler.” Zaten kendilerinin Business Lounge’a ait oldukları her hallerinden belliydi.

Yüksek enerjili lise ergenleriyle birlikte bekliyorduk alanda, belli ki bir spor etkinliği için gelmişler, hocaları başlarında. Bi an bi infial oldu, ne olduğunu anladık sonra hep beraber

“HOCOOOM!! ORDO TURONLO ÖMRÖ BÖLÖZOĞLU GÖÇÜYOO!”

Arda, müstakbel nişanlısı Sinem, anası babası ve Emre Belözoğlu da uçaktaymış efendim. O ağır takılan kelli felli hocaları bile hoplaya zıplaya gittiler fotoğraf çektirmeye. Adamlara gerçekten hiç bir yerde rahat yok.

Nihayet kendimi havalimanı metrosuna binerken malesef ait olduğum yerde Anadolu’nun bağrında hissettim, o inenlere yol vermeyip kapının ortasında bekleyen caanım insanlarımla. Kültür şokum kısa sürdü, geriye sadece Madrid magnetlerim kaldı…

PS: Burdaki arkadaşın anlatımıyla Madrid’de mükemmel şekilde örülmüş metro ağında nereden çıkıp nasıl gidileceği daha bi açık seçik ifade edilmiş, gitmeden önce print edilesi.

Ve tabii ki Madrid’in simgesi olan (manasını tam kavrayamasak da bankaların logolarında falan da var) ayı heykelinin önünde fotoğraf çektirdik, rivayete göre burda fotoğraf çektirirsen yine Madrid’e gelirmişsin…

Özlemle bekliyoruz bu “yaşanır” şehirde yeniden bulunmak için.

phpSXfa7gAM

Reklamlar

Madrid Seyahatim vol 1 vs vize düellosu

tepedenmaddrid

Sıkı bir “ucuz bilet takipçisi” arkadaşım, kahvecide otururken “saat 12’yi geçmeden eve gidelim” dedi. Dedim ki “hayırdır?” “Türk Hava Yolları’nın kampanyası var Avrupa şehirlerinde vergiler dahil gidiş dönüş 99 Euro’ya Paris’e bilet alacağım ve bugün son gün” Oradan nasıl hızlı kalktım da eve gittim çok flu hatırlıyorum, gözüm döndü açıkçası. Kaldı ki sonrasında bu fiyata gittik dediğimde bir çok kişi de inanmadı.

Aklımdaki şehirler, kalacak yerimin olacağı şehirlerdi. Milano veya Madrid. Zira lokasyonda bulunan bir arkadaş hem tasarruf sağlayıp hem de kısıtlı zamanda tatmin edici bir gezi planı da yapıyor.) Az sürem kaldığı için sosyal ağlardan iki arkadaşla da iletişime geçtim ve Madrid’deki Miraç’tan cevap alınca ona uygun tarihleri belirledik. Kendi kredi kartımı kullanamadığım için arkadaşımı aradım ve ondan rica ettim. Ona da durumdan bahsedince “Ben de bir süredir İspanya’ya gitmek için fırsat kolluyorum bir bilet de bana al” deyince yalnız kalmayacağıma da ekstra sevinerek saldırdım siteye. Biletlerimizi ve benimle gelecek olan arkadaşımın hostelini de booking’den ayarladıktan sonra iş vize almaya geldi. Bilenler bilir, “Öğrenci vizesi” kadar kulağa hoş gelen başka bişey yoktur. Normal turistik vizede özellikle biz medya çalışanlarının çoğu, patronlar tarafından sigortaya pek layık görülmediğimiz için öğrenci belgesiyle tüm işleri halledebilmek gerçekten güzel oluyor. Bu arada İspanya Konsolosluğu, Harbiye’de bulunan bir aracı firmaya vermiş vize işini.

Oradan randevu aldım ve fakat ilk aksilik beni bulmakta gecikmedi.

Açıköğretim fakültesi kayıt yenileme döneminde efendim, öğrenci belgesini gelecek pazartesiden önce alamazsınız. Ee acil işi olan ne olacak? Bekleyecek. Haydii, vize randevumu iptal ettim. yeni vize randevusunu pazartesiden bir kaç gün sonraya aldım, yine düştüm aöf büro yollarına, bu kez de sistem bir türlü kendine gelemediğinden belgeyi veremeyeceklerini söyledim. “E bari bir numara verin de boşuna gidip gelmeyeyim” dediğimde 444 10 26 numaralı call center hattına yönlendirildim. Sürpriiiz! bu hatta 7/24 hiç bir türlü ulaşamıyorsun. Açıköğretim Bahçelievler numarası? sabah 9dan akşam 5’e kadar full meşgul (ya da açık bırakılmış!) Eskişehir Anadolu Üniversitesi öğrenci işleri de durumla ilgilenmeyince hızımı alamayıp Beşiktaş’tı, Aksaray’dı tüm İstanbul numaralarından da aynı meşgul tonunu aldıktan sonra Ege bölgesine, Karadeniz’e  ulaştım ve hatırladığım kadarıyla bir Adıyaman’daki bir de Gümüşhane AÖF bürosundaki kişiyle konuşup sistemin hala düzelmediği bilgisini alabildim. Tam artık umudumu vizeden de kesmişken şaşırtıcı şekilde sistem düzeldi ve öğrenci belgesini alabildim, biyometrik fotoğraf için de çılgın kazıklar atan fotoğrafçılar yerine küçük mahalle arasında bir fotoğrafçı buldum ama onda da cemaatçilere özgü bir sakinlik, bir munislik var ki insanı çileden çıkartır! Acelem olduğunu belirtmeme rağmen makası eline alması bile iguana hızında. Neyse kendisi rötuş kısmında uğraştı durdu, biyometrik fotoğrafta düzeltme olmaması gerekiyorsa neyle uğraştığını merak ettim, etmez olaydım. Beyfendi, Garfield’lı bir çerçevenin içine, fotoğrafın büyük halini yerleştiriyormuş, “bizden size bir anı” diyor bir de. Kızsam mı ağlasam mı bilemedim o an.

Sıra geldi Vize görüşmesine. VFS Global firmasının önü tıklım tıkış çünkü sadece İspanya değil, çok sayıda ülke sanırım bu konsolosluk suikastleri nedeniyle aracı kurumlara yönelmiş. Aracı kurum da aracılığının bedelini güzelce alıyor ve vize başvurun reddedilirse bile paranı geri vermiyorlar. Olan yine zavallı başvuru sahibine oluyor.

Sıramı bekledikten sonra 5 numaralı gişeye yöneldim (neden numarayı söylüyorum? VFS Global’e yolunuz düşerse umarım siz de beşinci gişedeki siyah saçlı genç arkadaşa denk gelirsiniz zira yardım etmek için elinden geleni yapıyor.)

Fotoğraf, öğrenci belgesi, uçak biletleri, vize formu tamam. fakat akıllı ben, Madrid’deki arkadaşımın ıslak imzalı davetiye göndermesi için vakit olmadığından booking’den formalite icabı yaptığım hostel rezervasyonunu 1 gün eksik yapmışım. Neyse ki gişedeki çocuk “hemen değiştirip getir” dedi ve koşarak internet cafeye gidip son gün için de rezervasyon yaptırıp çıktısını getirdim. Ufak tefek bir kaç eksiğim olsa da belgeleri aldı ve bu sefer de BAYRAMDAN SONRA sendromu başladı. Bayramda çalışmıyormuş konsolosluk efendim.  Ve şöyle söyleyeyim, uçuş günümden bir kaç gün önce vizem elime geçti, sayfayı büküp hareket ettirerek C tipi Multiple 30 gün dolaşımlı Schengen vizemin parıltısını bir süre izledim. Ve, 4-5 ay önce akbilim bile boşken twitter’a yazdığım bir cümle geldi aklıma.

“Allah’ını seven üstüme gidiş dönüş Madrid uçak bileti ve Multiple C schengen vizesi atsın!”

Enerji temizliği deneyimim: “Yüksek Benliğim ve Ben”

10-11 yaşlarındayken odamdaki divanın altında onlarca “Bilinmeyen” dergisi bulmuştum. Levitasyon, arada kalmış bedensiz ruhlar, Kirlian fotoğrafçılığı, astral seyahat, duru görü derken kendimi çatal kaşık bükmeye ya da yerden desteksiz havalanmaya çalışırken buldum.

Görmüş olduğunuz Rus teyze, yeteneğini onlarca kişinin önünde, fotoğraflatarak kanıtlayanlardan, keza Uri Geller de dünyayı dolaşıp herkesin gözü önünde kaşık bükerek ödüyor faturalarını.

Babam zamanında metafizik cemiyetindeyken almış bu dergileri, fakat sonraları cemiyette ona da saçma gelen şeyler olmaya başlayınca ayrılmış, dergiler divanın altına atılmış. Bu tip konularda inanılacaksa bile insanın çok ölçülü, kontrollü olması gerekiyor bence.

Yoksa kendini kaybetmek an meselesi. İyisi mi diyorsun, ÖSS’ydi, kariyer sitesinde CV doldurmaydı derken zaten hayat 20lerin ortalarına geldiğinde epeyce “ciddi”leşiyor, benim için de öyle oldu. Uzun yıllar bu mevzularla ilgilenmedim.

Genelde başım çok ağrır, doktora giderim, ağrı kesici yerine antidepresan yazar, boynum tutulur 1 hafta yataktan doğrulamam, fizik tedavi uzmanına giderim “hayatta her şeyin kusursuz olmasını bekleme, boynunda bir şey yok, adalelerini kasmışsın” der. Her kapı psikolojimize çıkıyor kısacası. Devlet hastanelerindepsikolog imkanı pek olmuyor, psikiyatriste gittim bir kaç kez, sonra özel hastanede psikolog ve psikiyatriste devam ettim. (hatta o maceranın konusu bu yazımda.)  Neyse, zaman geçti, bir arkadaşımın tavsiyesiyle bu kez Davranış bilimleri uzmanı ve varoluş terapistine gitmeye başladım.

Velhasıl, enerji, kuantum, telkin işlerine yeniden el atışım da 2 seneye tekabül etmekte. Kendimi tamamen fiziksel dünyaya kaptırmışken yeniden gözle görülmeyenlere odaklanmak insana sıkıntı veriyor ve inancım da kalmamış sanki. Bir de devam ettirememe sorunum var.

Örneğin EFT çalışmaları(vücudun bazı noktalarına küçük ve ritmik vuruşlar yaparak olumlu telkin cümleleri söyleyip 21 günde yeni alışkanlık  geliştirmek) gerçekten bir takım insanlarda işe yaradığını bildiğim halde 1 kez yapıp bıraktım. Zayıflamak, lisan öğrenmek ve kim bilir zorlandığımız nelere çözüm olabilecek bir teknik aslında… Yapabilseydim EFT sorunun (devam ettirememe) kendisine bile bir çözüm getirebilirdi.

Uzmanımızın geçmiş yaşam terapisi ya da enerji temizliği ile ilgili toplu çalışmaları da bulunmasına rağmen ben özellikle uzak durdum bugüne kadar. Son seansımız biraz enteresandı ve özellikle bunu paylaşmak istedim.

Öncelikle rahat bir koltuğa uzandım, üstüm örtüldü, ellerimi kalbime yakın yerlere koyup gözlerimi kapattım. Sonra yüksek benliğe hitaben sorulan sorulara parmaklarından içinden gelen herhangi birini kaldırarak cevap verdim. (Nasıl oluyor dersen, bilmiyorum. Aklımdan geçen parmağımı kaldırdığımda “evet” mi “hayır” mı demek oluyor, yahut aslında hangi parmağını kaldırdığının önemi yok mu bilmiyorum.)

Sonra ayak bileklerimden başlayarak vücudumdaki çakralarda nasıl ne renk, ne şekilde enerjiler hissettiğimi ve bunların ne zamandır orda olduklarını belirlemeye çalıştık birlikte. Örneğin sol kolumda soğukluk, bacaklarımda gerginlik ve gri bir enerji, göğsümdeyse daralmaya sebep olan pembe bir enerji tanımladım. Sonra bunlar üzerine telkin cümleleri kullandı. İçimden gülmek geliyor açıkçası böyle durumlarda.

Neyse, seans sonlandı, terapitsim “bazı cümleler yazacağım ve bunları tekrarlamanı isteyeceğim” dedi ama “hiç boşuna uğraşmayın çünkü yapmayacağım, inanmadan da bir şey yapmak istemiyorum” dedim. Gerçekten de biliyorum kendimi. “O zaman bir kaç gün sonra haberleşelim” dedi.

O gece yastığa başımı nasıl koyduysam sabah öyle uyandım dostum. Bunun nesi garip dersen, kendimi bildim bileli burnumdaki tıkanmadan dolayı uyuyamam ben, ya da sık sık uyanırım, derin uykuya hiç geçemem, ameliyat bile oldum ama bir değişiklik olmadı. Fakat nasıl olduysa işte 4-5 gecedir uyuyorum. seans sırasında bahsi geçen ve beni gülümseten “ışıklı varlıklar, onlar, bunlar” mıdır bunun nedeni, ya da psikolojik olarak mı düzeldi bazı şeyler bilmiyorum açıkçası ilgilenmiyorum da. Gerçek olan açık bir nefes yoluyla uyanma duygusunu yaşamak.

Bu hakikaten inanılmazdı.

PS: bu yazımda bulunan Nil Gün Psiko Kinesiyoloji 1. videosunun 55.. dakikasında da benzer bi şey göreceksin. Bu sistem ağrılar için de kullanılıyormuş. Bu arada ilginç bir bilgi, vücudun sağ tarafındaki ağrılar her şeyi kontrol etmeyi sevenlerde, kontrolü kaybetme korkusu yaşayınca olurumuş, sol taraf ise yaratıcı gücünü kullanamadığınızı hissettiğinizde yaşanırmış. Sırttaki ağrılar geçmişteki kıskançlık, kızgınlık, affedemeyiş sebepliyken ön taraftaki ağrılar da şimdiki anın içerisinde yaşanan sorunlardan kaynaklı. Böylece sağlı sollu girişen ağrılarımın sebebini de çözdüm, sende de varsa videoların tamamını izlemende fayda var.