Girişimcilik Zirvesi izlenimlerim veya kaşmir keçisine sarılıp nasıl zengin olunur?

etkinlik_istanbul_universitesi_girisimcilik_zirvesi

Bugün, İstanbul Üniversitesi işletme kulübünün düzenlediği “Girişimcilik Zirvesi”ne katılmak üzere Avcılar Kampüsündeydim. Sakarya Üniversitesi’nde böyle etkinlikler bulmak zordur. Öğrenciler dersten kantine, kantinden eve giderdi bizim okulda. Burdaysa öğrenciler gayet aktif olarak bir çok etkinlikler düzenliyorlar. Benim gittiğim sadece bir tanesiymiş. İşletme Fakültesi Oditoryumunda gerçekleşen zirvede Mobilera’nın kurucusu Ferda Kertmelioğlu, Silk&Cashmere kurucusu Ayşen Zamanpur, Markafoni kurucu ortaklarından Tolga Tatari ve Choc’nette kurucu ortaklarından Mehmet Fatih Kacır vardı.

ferdakert (2)

Ferda beyi, sahnede mikrofonla bile herkesin zor duyacağı bir volümde sesi ve inişsiz çıkışsız dümdüz konuşmasıyla dinlemekte zorlandım açıkçası. Kendisi konuşma hazırlamamış, çok kısa kendini tanıtacakmış, soru cevap gitmek daha iyi olurmuş. “Girişimcilik nedir?” diye konu başlığı belirlendikten sonra soru cevap gitmek istemenin mantığını anlamadım açıkçası. Madem öyle panel olarak yazılsa daha iyi olacakmış diye düşünüyorum.

Ayrıca tam tahmin ettiğim gibi “evet soruları alalım” deyince uzuuun bir sessizlik oldu. Sonra bir kaç kişi el kaldırıp sırf sormuş olmak için soru sordu ama zaten izleyicilere mikrofon da verilmediği için arkadakiler olarak onların sohbetlerine pek kulak misafiri olamadık. Bu sıkıcı kısım geçtikten sonra ise, molada Oses Çiğköfte, Redbull, Bien kruvasan ve Arbella Makarnaları sponsorluğu bizi mutlu etti. Kıtlıktan çıkmış gibi her standa aynı anda saldırmaya başlayanlardansa pek bahsedesim yok.

İkinci oturumda çok daha neşeli, enerjisi ve esprili konuşmasıyla kendini dinleten Ayşen Zamanpur vardı. Silk & Cashmere CEO’sunun bir kadın olduğunu ve sıfırdan buralara geldiğini öğrenmek, bir kadın olarak beni daha da şaşırttı, şahane bir durum Türkiye şartlarında.

zamanpuraysen

Zamanpur’un konuşmasına başlarken söylediği ilk şey şu oldu:

“Sağlıklı bir ruh ve sağlıklı bir bedene sahipseniz, ve iyi bir eğitiminiz varsa şanslısınızdır. Ve ben bundan başka bir yerde şans faktörüne inanmam.”

Gerçekten de özellikle Türk’lerin kanına işlemiş bir şeydir bu, Şartları, ekomomiyi, hükûmeti, aileyi, okulu vs suçlamak. Oysa, bunların hepsinin bahane olduğunu zaten kendimize de zaman zaman itiraf ediyoruz.

Tabii, Ayşen hanım da hayata 1-0 önde başlayanlardan olduğunu kabul ediyordur sanırım. Robert College, ardından Boğaziçi Üniversitesi mezunu olduğunu söyleyince salonda şööyle bir dalgalanma oldu. “Zaten ne zaman konu buraya gelse böyle oluyor” dedi :)

Mezuniyetin ardından 6 ay iş aramış ve bazı şirketlerden hiç bir haber gelmediği gibi çoğunlukla başvurularına olumsuz cevaplar almış. Kendi deyimiyle “torpille” Şişecam’a girmiş ve 5 buçuk yıl orda çalışmış. Ardından onu da bendeki “her şeyden sıkılma” huyu dürtmüş ve 5 yıl sonra orada kendini göremediğinden istifa etmiş. 

Yaşıtlarım bilirler, Türkiye’nin ilk alışveriş merkezi Galleria’dır. Bizim çocuk aklımız tamamen oyun merkezi olan Fame City’deyken, büyüklerin de ilgisini çekmiş Galleria. Ayşen hanım, orada bir Benetton mağazası açmış.

“Herkes bana üzülerek baktı. Ailemin, arkadaşlarımın, akrabaların gözünde “vah vah Ayşen ne durumlara düştü bakışını görebiliyordum. Çünkü Boğaziçi’li, kariyeri olan ama esnaflık yapan biriydim onlara göre.”

Ama 7000 şube içerisinde dünya ikincisi olunca işler değişmiş. Luciano Benetton, Türkiye’ye gelip, Ayşen hanımın elini sıkmış. Ardından 7 mağaza daha gelmiş.

Sonra başkalarının ürünlerini sipariş ver-kira, fatura, vergi öde, sat, kazan döngüsü de kısırlaşınca kendi işini, kendi üretimini yapmaya karar vermiş ve kaşmir üzerine yoğunlaşmaya karar vermiş. Eşini önüne katıp işin ana vatanına; Çin’e gitmiş.

kashmirkecisi

“Rusya dağılmıştı, dünya “Çin ne zaman dağılacak?” diye bekliyordu, Çinliler İngilizce bilmiyordu ve ben Benetton mağazalarımızı devredip, Çin devletiyle iş birliği yaptım ; Silk&Cashmere şirketimi kurdum. O zaman iki çocuğum vardı ve 18 saat tren yolculuğuyla Pekin’e kadar gidip, tüm kadınlar evde ya da alışverişteyken keçi ağıllarında en kaliteli ve en ucuz kaşmiri elde etme hesapları yaptım.

Nihayet 93 yılında ilk mağazayı Zürich’te açtım. Ve ilk 5 gün hiç bir satış bilgisi gelmedi. Ve ilk kez o zaman, keşke babamın söylediği gibi doktor olsaydım, dedim. Fakat 5 günün sonunda telefonda çığlık attım, Zürich mağazası, bize bir türlü ulaşamamış, ürünler bitmiş, acil olarak yeni siparişleri bekliyorlardı.”

Şu anda, 160 noktada satılıyor. Kuzey Afrika’dan Çin’e, Azerbaycan’dan Kanada’ya, İngiltere’den Türkiye’ye bir çok şubeleri var.

Bence çok şey öğrenilecek bir başarı hikayesi. Ve Zamanpur’dan bir kaç öğüt:

  • ekonomik durumu, aileyi, eğitimi, hava durumunu bahane etme, bir şeyi çok iste ve onu al.
  • İşiniz ne olursa olsun aklına geldikçe kendine sor; ben ne yapıyorum? küçük detaylara muhakkak dikkat et ama kendine, kariyerine uzaktan bakıp büyük resmi gör.
  • Yapacakların kadar yapamayacaklarını bu yaşlarda belirlemen çok önemli.
  • Hayatta en büyük risk, hiç risk almamaktır, risk alınca başarılı olabilirsin.
  • Bütün paranı bilinmeyene yatırma. Risk de ölçülebilir bir şeydir.

Daha fazlası için, yazdığı “Kaşmir Yolu” kitabı satın alınabilir. Tüm geliri Kagider’e bağışlanıyormuş.

3. Oturumda Tolga Tatari vardı.

tolgatatari (2)

Görüldüğü gibi kendisi pek bir hoş, pek karizmatik :)

Kendimi ciddiyete davet ediyor ve Tolga Tatari bölümünü aktarıyorum.

Tolga bey, eğitim konusunda pek örnek gösterilemeyeceğini söyledi çünkü kendisi 4 kez liseden, 3 kez de üniversiteden atılmış. Okulu sadece askerlik için bitirmiş; 10 yıl sonra…

ilk olarak Bilkent Üniversitesi’ne kaydolmuş ve 18 yaşında bilgisayar parçalarıyla ilgili kurduğu küçük şirket 5 ay sonra batınca İstanbul’a dönmüş ve 19 yaşında Massive Attack, Placebo, Alanis Morisette gibi isimleri Türkiye’ye getirip geniş çapta konserler düzenlemiş. Burası da batmış.

Ufak bir odada kendi kendine yazılım öğrenmeye başlamış ve son okulu Bilgi Üniversitesi’ndeyken evlilik com sitesini kurmuş.

“Türkiye’nin ilk iphone uygulamasını yazdık. Bir çok müşteriye çalıştık ama kendimize ait bir iş fikrimiz olsun istedik hep. Ortaklarımla beraber E-tohum toplantılarından birinde, Fransa’da moda olan -private shopping- kapalı alışveriş kulüplerinden birini kurma fikrini açıkladığımızda kimse bize inanmadı.Çünkü o zamanlar internetten alışveriş yapanların %80’i erkekti ve internette sadece elektronik satılıyordu. Bizse kadın hedef kitleye, giysi, ayakkabı satmayı planlıyorduk

İlk 1 senede 1 milyon üyeye ulaşmışlar. Şimdiyse katlanarak artmış durumda. Ve bana ilginç gelen noktalardan biri ise reklam bütçesi ayırmaya pek ihtiyaç duymamışlar çünkü kulaktan kulağa reklam yoluyla zaten hedeflerine ulaşmışlar. Şu an günde 40 bin ürün satıyorlarmış.

Markafoni grup şirketleri bünyesinde bulunan Türkiye’de markafonicity, Zizigo.com, MissPera.com, PayU ve ucuzu’nda, yurtdışında da Avustralya, Ukrayna, Yunanistan ve Polonya’daki özel alışveriş kulüplerinde hisselerim var.” diyor Tolga Tatari. Eğer soyad benzerliği değilse bu ailenin en sempatik üyesi olsa gerek.

chocnettee

Son kısımda Mehmet Fatih Kacır vardı. Kendisi alışveriş merkezlerinde yutkunarak baktığım çikolata şelalesi fikrini Chocnette markası altında Türkiye’ye getiren kişi.

Yien başarılı bir özgeçmiş sahibi kendisi. 1984 doğumlu, İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesini dereceyle bitirmiş. Zaten okulu bitirdikten 3 gün sonra işlerini kurmuşlar.

Gerçek anlamda ilk deneyimi Choc’nette olmuş. Zeytinburnu Olivium Alışveriş merkezinde 3 ortağıyla açtıkları standda görevli kız işi bırakıp kaçınca üçü durmaya başlamış standda. Şu an tüm alışveriş merkezlerinde standları var.

Belki önyargılı bir görüş olacak ama bence onunki tam olarak sıfırdan zirveye başarılı girişimci hikayesi değil.

Kendisi İstanbul Ak Parti milletvekili Ünal Kaçır’ın oğlu. Yine Boğaziçi’li olan eşiyle nikahlarını İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş kıyıyor, Nikah Şahitleri ise Tayyip Erdoğan, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yapıyor.

“Herşey nasip, kısmet, inşallah” demek çok kolay ama bu, duruma biraz iyimser bir bakış açısı. Bir sürü girişimci hikayesi duyduk dinledik, Hiç batıp çıkmadan, hop diye sermaye bulup, ilk işini tutundurabilmek herkes için mümkün mü? (Keşke “şans” a inanmayan Ayşen hanım da bu son konuşmayı dinleseydi.)

Ayrıca, New York Empire States’in seyir terasında yer alan simulasyon şehir turu fikrinden bahsetti. Yıllar sonra Sapphire alışveriş merkezinin seyir terasını görünce bu Skyride fikri tekrar aklına gelmiş. “Gittik konuştuk, fikri sunduk, hatta 3 boyutlu planladık kabul ettiler.” Sormak isterim, oldu bitti diye kısacık bi cümleye sığacak kadar kolay olur muydu bu iş; AVM’nin sahibi Kiler GYO olmasaydı? Çünkü Vahit Kiler de Ak Parti Milletvekili.

Her şey torpille olmuş, ya da baba parasıyla veliaht olarak şirketin başına geçenlerden biri denemez asla… En başta akademik başarısını görmezden gelemem ama mezuniyetten 3 gün sonra kendi işini kurmak da arkasında destek olacak hiç kimsesi olmayan her öğrenci için o kadar kolay olmazdı.

Dolayısıyla etkileyici başarı hikayeleri, daha çok sıfırdan başlayanlardan çıkıyor. Ve benim bildiğim en önemli başarı hikayesi de Avustralya’da yaşayıp, ülkenin 40 yaş altı zenginleri listesine giren ve ardından genç yaşta vefat eden Yozgat’lı Mustafa İlhan‘ın hikayesidir.

John Ilhan of Crazy John's.

Reklamlar

Dünya Pi Günü Anlam ve Önemi

Öğrenim hayatım boyunca matematikle arama hep soğuk bir mesafe girdi. İlkokul yine fena değildi, nazik popom, kolejin elyaf ve kumaş kaplı sıralarında, öğretmenler bizimle tek tek ilgilenirken bunu pek sorun etmemiştim fakat, devlet okuluna geçip “kayıp bir öğrenci” olarak devam ettiğim ortaokul ve lise dönemimde yıllarca trigonometriyi, logaritmayı ya da Pi’yi görmezden gelmeye çalıştım. Fakat olmadı.

Pi’yi 3,14 mü alıyoruz yoksa 3 mü hocam?”

Sevemedim arkadaş şu Pi’yi. Hayır, öğretmene “ne demek bu hocam? Nedir yani, bi açıklayın önce bu sayıyı” desen, “ukalalık yapma da işine bak” der geçer çünkü kendisi de bilmiyordur.

Öğrendim ki bugün Dünya Pi Sayısı günü imiş. İlk kez Pi’yle bu kadar ilgilendim herhalde. Facebook yahut twitterdan gördüğüm kadarıyla millet sadece yazmış olmak için “pi gününüz kutlu olsun ehe mehe!” yazmış.

14/3 yani 14 mart “3,14”ü bize anımsatması için seçilen bir günmüş. online ansiklopediler dışında Türkçe kaynak göremedim pek, konuyla ilgili.

Milattan önce 2000 yılında eski Mısır ve Babil kaynaklarının yanı sıra İncil’de ve Tevrat’ta da pi sayısından bahsediliyor.

Pi’nin modern sembolü de ilk kez 1706’da William Jones tarafından kullanılmış.

Ülkemizde ODTÜ’de 2007 yılında kutlanmaya başlamış ve her yerde matematik ya da pi sayısını ezberleme etkinlikleri yapılıyor. Aferim, iyi yapıyorlar ama bu şekilde ancak hali hazırda matematiği seven bi avuç insan ilgilenir bu günle.

Oysa dünya genelinde, benim gibi sosyal dersleri daha kuvvetli, ya da herhangi bir alanda kuvveti olmayan öğrenciler için “pi”yi sevdirme günü ilan edilmiş 14 mart.

pigünü2007

Bu özel günde öğretmenler ve öğrenciler sınıfta partiler veriyor, Pi’den bahsediyor, Pi temalı bir takım ekşınlar düzenliyorlarmış.

Pi’den pasta/kek yapma, meyvelere “pi”oyma olsun, efendime söyleyeyim “Pi” temalı tişörtlerle gezmek gibi.

pisayisi3

pisayisi1 pisayisi2

Barack Obama bile, mola verdiği restoranında “strawberry pie”ını bir çocukla paylaşarak, günün anlam ve önemine katkıda bulunmuş. 

Ezberlemek isteyene kolaylık olsun diye bir de şarkısını yapmışlar

Bu arada negzel bi tesadüfmüş ki 14 Mart, aynı zamanda Albert Einstein’in doğum tarihi oluyor!

albertbirthday

En azından Pi ile ilgili bir şeyler öğrenmeme sebep olduğu için de google arama motoruna teşekkürü de bir borç bilirim!

Happy Pi Day!

Oyunbaz’dan izlemenin keyfi başka: “Bernarda Alba’nın Evi”

Mecidiyeköy’de, emniyet müdürlüğünün hemen yanında girişini zor fark edebileceğim bir yerde, Sahnehâl’deyim. 6-7 kişi, “Bernarda Alba’nın Evi”ne geldik, son oyunmuş.

Oyunu araştırmadan gelmiştim, hiç bir fikrim yoktu. Sonradan biraz inceledim. Eşcinsel bir komünist olduğu iddiasıyla idam edilen Federico Garcia Lorca yazmış oyunu.

federicogarcialorca

Federico Garcia Lorca  İspanya Granada’da doğmuş ve yüzyılın en büyük iki şairinden biri olarak gösteriliyor. Aynı zamanda oyun yazarı, ressam, piyanist ve besteci. İspanya’da böyle insanlara rastlamak çok zor değil aslında, sanatın bir kaç dalında birden üretken olarak çok isim duydum ama oyunu da izledikten sonra gerçek bir sanat dahisi olduğunu düşünüyorum kendisinin. Belki de en verimli zamanlarında milliyetçiler tarafından öldürülmüş. Niye? Çünkü aynı şimdiki gibi o zaman da “eşcinsel” veya ” fikir sahibi” olmak, öldürülmek için yeterli bir sebep! Tarih hep tekerrürden ibaret değil midir zaten…

Gelelim oyuna…

BernardaAlba_afis

Konu, katoliklerin cenaze evinde kendilerini “yas” adı altında 8 yıl hayattan koparmalarına dayalı aslında. Evin erkeğinin ölümüyle Bernarda Alba ve 5 kızı kalın perdeleri çekip kendilerini eve kapatıyor. Kızlarının böyle bir isteği olmasa da. Hepsi gelinlik çağda-hatta yaşı geçmiş olanlar da var- hepsi gezmek istiyor fakat hava almaya bile kaçarak çıkıyorlar. Evde hizmetçiler de var, özellikle kendisine evdeki yeri ve önemi acımasız Bernarda tarafından sık sık hatırlatılan La Poncia aslında kızların akıl hocası ve ikinci annesi gibi. Evin içinde kaynayan volkanı fark eden, engel olmaya çalışan o, ama sorunları görmezden gelince yok olacağını düşünen günümüz Türk anneleri gibi, gündüzleri yas kıyafetinin altında göğsünü bandajla sıkıca sarmayı ihmal etmeyen  bağnaz Bernarda da her şeyi görmezden geliyor… Bernarda rolünde Aslıhan Azeri, gerçekten nefret edilesi bir karakter çıkarmış ortaya. Bu arada kendisi başarılı bir oyuncu olmasının yanı sıra bir banka çalışanıymış.

aslıhan azeri

Oyunda nefes alamayan ve kamburu çıkmış Martirio karakteri de beni gerçekten etkiledi. Karaktere can veren  Pınar Akkuzu‘nun asıl mesleği ise beslenme uzmanlığıymış. Hatta tiyatro eğitimiyle mesleğini birleştirip “Dramayla çocuklarda beslenme” eğitimleri veriyor.

pinarakkuzu

Evin en büyük kızı ve hem zeka geriliği hem de kambur sahibi Angustias karakteri, beni en çok güldürenlerden biriydi. Tahminimce oyuna ve karaktere sadık kalsa da Firuze Engin,  Angustias karakterine kendisinden çok şey katmış. Ellerine sağlık.

firuzeengin

Bu arada iyi ki oyunu, oyunbazdan izlemişim. Çünkü orijinal “Le Casa De Bernarda Alba” kostüm ve makyajlarına en sadık kalınan oyun bu olmuş. Fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla başka bir ekipte nerdeyse başörtüyle, çiçekli basmayla falan karaktrler Anadolu ailesi kıvamındaydı.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, komik sahnelerde herkes güldükten iki üç saniye sonra o sessiz anlarda Nedim Saban’dan yüksek volümde gelen “hı..hı..hı” sesiyle grup olarak dikkatimiz dağılıp durdu.

Oyun sonrasında biraz etrafı inceledik, küçük ama güzel bir mekan. Sahnehal mart ayı programına göz atıyorum. (Tüm oyunlar tam 30 TL, indirimli 20 TL’den satılıyormuş.)

Janti/Yollu oyununda Fırat Tanış’ın adı dikkatimi çekiyor, dış ses olarak yer alıyormuş oyunda.

Biraz da Sahnehal’in “Sandalye Destekçiliği” uygulamasından bahsedelim. Aylık yahut yıllık bir ödeme yapıp bir sandalye ediniyorsun ve üzerine ismini yazıyorlar. Full seyircili oyunlarda bile kendi sandalyeni alıp uygun bir yerden oyununu izleyebilirsin. Hatta Berkun Oya, Mehmet Ergen, Alican Yücesoy gibi bir kaç ünlü isim de bu uygulamadan yararlanıyor.

Fotoğraf0162 Fotoğraf0163

Kısacası harika bir oyun izledik. Çevreme tavsiye edemiyorum çünkü son oyundu. Umuyorum en kısa zamanda yeniden sahneye konur bu şahane oyun, Bernarda Alba’nın Evi’ni Oyunbaz’ın elinden izlemeni tavsiye ederim.

Seyr-i yorum “Ölüleri Gömün”

ölülerigömünn

Devlet tiyatrosu Cevahir Sahnesi’nde izlediğim bir başka oyun; Ölüleri Gömün’ü seçmem tesadüf olmadı tabii. Başkent İletişim Bilimleri Akademisi’nin hocalarından Şakir Gürzumar’ın yönettiği oyuna gitmemek olmazdı.

Önce mini bir eleştiri: ses düzeni inanılmaz kötüydü ve duman görüntüsünde sahneye salınıp duran o şey her neyse hasta olmayanı hastalık sahibi eder, tam bir astım düşmanı. Çok rahatsız ediciydi.

Ölüleri Gömün bence her çağa, her ülkeye uyum sağlayabilecek bir oyun. 20 yaşında çocuklar ceset olup savaş alanına üst üste yığılmışken, açılan çukurlara gömülmeleri gerektiğinde teker teker kalkarlar. Birinin bağırsakları karnından dışarı fırlamış, öbürünün kafasının sağ tarafı uçmuş, ama ayaktalar ve gömülmeyi istemiyorlar. Erler, çavuş korku içinde. En alt rütbeden hiyerarşik sırayla en üste, generale kadar ulaşır olay; fakat skandal olmaması için bu ölüleri gömülmeye ikna etmek; böylece olayın üzerini örtmek gerekmektedir. Çünkü Amerika’nın  selameti için, isimsiz erlere, gömülmüş ve unutulmuş ölülere ihtiyaç var. İkna olmayınca bu kez “kadınları” çağrılıyor bu 6 askerin. Eşler, metresler, anneler, kızkardeşler geliyor onları gömülmeye ve huzur bulmaya ikna etmek için. Amerikan ordusunun bu göreviyle onore oluyor hanımlar.

oluleri-gomun

Oyunun bir kaç vurucu monoloğu var. Oyun amerikan diye yabancı gelmeyen, çok yakınında olmuş gibi hissettiren. Biri Gözde Okur’un müthiş performansıyla daha da devleşiyor.

gozdeokur

Martha der ki:

“Bir şey söyle… Bir şey söyle… Orada öyle durma, tüylerim ürperiyor, sen orada öyle durdukça, o görünüşünle. Canlı olduğun zaman yeterince kötüydü, benimle konuşmazdın, bana daima yolunda bir engelmişim gibi bakardın. Başını sallama biliyorum. Mutlu olduğun tek şey cumartesi akşamları o üç-beş serseriyle birlikte içtiğin biralardan ibaretti. Mutluydun o zamanlar, ama kendi evinde mutlu değildin, benim yanımda mutlu değildin. Söylemesen de bunu biliyorum. Her neyse ben de mutlu değildim. Güneşin yılda üç kez bile vurmadığı kahrolası üç oda içinde yaşamak, hamamböceklerinin duvarlarda piknik yaptığını seyretmek. Mutlu! Haftada 18 dolar 50 sent. Elinden gelen! 18.50! Tereyağının tadını unuttum. 18 dolar 50 sent! Süt tozu, yılda bir kez bir çift ayakkabı, çürümüş et! Tanrım, nasıl da nefret ederim çürümüş etten! 18.50! Her şeyden korkarsın, ev sahibinden, gaz şirketinden, acaba bu ay hamile kaldım mı diye ödün kopar! Niye bir bebek doğurmamam gereksin? Kim söylüyor bir bebek doğurmamam gerektiğini? Niye? 18 dolar elli sent! Bebek yok! Bir evde çocuk olmalı, ama o ev dolu bir buzdolabına sahip temiz bir ev olmalı! Niye benim çocuk doğurmamam gereksin? Diğer insanlar doğuruyor, şimdi bile, savaş zamanında diğer insanlar çocuk doğuruyor. Onlar takvimden kopardıkları her yaprakla birlikte ciltlerinin biraz daha kırıştığını hissetmek zorunda kalmıyorlar. Sağlıklı ambulanslarda, güzel hastanelere gidip, bebeklerini renkli çarşaflar arasında doğuruyorlar! Onlarda tanrının sevdiği ne var ki, tanrı onlar için bebek doğurmayı bu kadar kolay kılıyor? 18 dolar 50 sentle hiçbir şey söylemeden yaşıyor, sonra seni öldürdükleri zaman ayağa kalkıyorsun. Seni ahmak seni! Gitmek zorunda kaldın ve beni bütün bunlarla baş başa bıraktın! Savaşın benimle ne ilgisi var ki, geceleri tek kelime etmeden oturmak zorunda olayım? Savaşın seninle ne ilgisi var ki gitmek zorunda kaldın.”

Diğer kadınlar beni çok etkilemedi, özellikle Henry’nin sevgilisi  (Joan Burke) silikti. Kendisini bir Bayan Dean ya da Martha olarak düşünemiyorum.

Konuya dönerseki bir diğer monolog da annesine, neden gömülmek istemediğini anlatmaya çabalayan asker Dean’e ait.

Yalnızca 20 yaşındaydım anne. Hiçbir şey yapmamıştım. Hiçbir şey görmemiştim. Bir kızla bile yatmamıştım. Bir adam olmak için 20 yıl prova yaptım ve sonra öldürdüler beni! Çocuk olmak iyi bir şey değil anne. Ondan mümkün olduğunca çabuk kurtulmaya çalışırsın. Çocukken, gerçek anlamda yaşamıyorsundur. Zamanı gözleyerek bekliyorsundur. Ben bekledim anne… Ama sonra aldatıldım. Bir nutuk attılar, bir trampet çaldılar, bana üniforma giydirdiler ve sonra öldürdüler beni!

ölüleriigömün

Musa Uzunlar, Erdal Bilingen ve Civan Canova aynı sahnede. Hepsi de ses tonlarıyla ayrı, karizmalarıyla ayrı kilitliyor izleyiciyi.

Niyeyse fena halde günümüz Türkiye’sini anımsattı bana bu oyun. Bence bu sezon gidilmesi, görülmesi gereken oyunlardan biri. Bazı sahneleriyle bir çok kişiyi ağlatacağını  garanti ederim.

“Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını” Oyunu izlenimlerim

aksarayyangini

Bu sezon, uzuuun bir ara verdiğim tiyatro izleyicisi görevime geri dönüyorum hayırlısıyla. Özel tiyatrolar kendilerine göre haklı sebepleriyle epeyce pahalı. Çareyi kendimi devletin kollarına atmakta buldum!

Hakan Çimenser’in yönettiği Yağmur Durduğunda oyununa bilet aldım. Merakla beklediğim bir oyundu ama Cevahir Sahnesi’ne vardığımda, her zamanki bahtsızlığımla karşı karşıya kaldım. “Malesef oyuncularımızdan biri rahatsızlandı o sebeple, bir başka oyun var bu akşam, isterseniz iade edebilirsiniz.” E, o kadar yol geldikten sonra geri de dönmek olmaz dedim ve “Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangınıydı” oyununu seyretmek üzere salona geçtim.

Bu arada, “halk tiyatroya gitmiyor, kimse oyun seyretmiyor herkes televizyona gömüldü” deyip durur ya özellikle sanatçılar. Hayır efendim kim söylüyor ki bunu? En merkezi yerden en ücra köşedekine kadar salonlar tıklım tıklım İstanbul’da.

O bir yana, bir de burayı sinema zannedip yiyeceğini içeceğini haşır haşır ettirerek oyun zevkimizi baltalayanlar var. Ve bir de iletişim çağının yılmaz takipçileri. Oyun devam ederken 2 dakikada bir birinin telefonunun ışığı gözümüzü aldı sürekli.

Neyse. Oyun başladı.

askimizaksaray

Apar topar girdiğimiz için araştırma fırsatı da bulamamıştım konusunu. Zira pek de araştıracak bir şey yoktu. “Sonunu söylemeyeyim heyecanı kaçmasın” denecek bi durum yoksa da spoiler içerir.

Efendim Osmanlı zamanında yaşı geçkin ama güzel bir cariye olan Mahitap, Harem’den emekli olup Aksaray’da bir konağa yerleşiyor eşyalar şahane, kadın asil görünümlü olduğundan mahallede dedikodular başlıyor. Artin efendi bir yakışıklı müzisyen adam. Firuz bey de işi gücü yokmuş gibi  zavallı Artin’e aşk mektupları yazdırarak kadının aklını çelmesini sağlıyor,  Baş göz oluyorlar. Sonracığıma mahallenin kahvesinde “nerede o eski yangınlar” diye sızlanıp oturan, boş zamanlarında da şarkı söyleyip dans eden tulumbacılar da, bu Artin’i nedense istihdam etmek istiyorlar. Olmayınca küsüyorlar falan. Artin’se saray müzisyeni olma çabasında…. Olaylar gelişiyor…

Ben oldum olası “serim düğüm çözüm”ü sevmişimdir. Lisede edebiyat dersinde dururlardı bu konunun üstünde. Ne oluyor, kim ne yaptı, olaylar birbirine bağlandı mı, herkesin hikayesi sonuçlandı mı… Filmde de tiyatroda da kitapta da ben ancak böyle tatmin oluyorum.

Okuduğum kadarıyla Güngör Dilmen’in yazdığı bu oyun seneler önce Adana Devlet Tiyatrosunda sahnelenmiş ve çok beğenilmiş. Fakat İstanbul’da farklı bir uyarlamayla oynandığı yazıyor. Sanırım yönetmenin yorumu gerçekten fark yaratıyor.

Son olarak oyunu sırtlayan bir kaç oyuncuyu anmadan geçmek olmaz.

Güzelliği ve zarafetiyle Demet İyigün,

nurhanimİlk kez izlediğim Turan Günay da Artin rolünde çok başarılı. Gözlerini belertmesi, ses tonuyla oynamasıyla beni en çok güldüren tatlı bir oyuncu.Son olarak da Bohçacı kadın rolünde Ayşe Tunaboylu ve Macit Sonkan da kemik oyunculardı. Güzel vakit geçirilebilecek bir oyun ama büyük beklentilerle gidilmezse iyi olur tabii.